DOLAR 43,4260 0.03%
EURO 52,0835 0.33%
ALTIN 7.655,912,07
BITCOIN 3861683-0,44%
İstanbul
13°

KAPALI

kftreklam
Hacı Arici

Hacı Arici

15 Ocak 2026 Perşembe

    KUR’ÂN ÖLÜLERE BAĞIŞLANMAK İÇİN GÖNDERİLMEDİ!

    KUR’ÂN ÖLÜLERE BAĞIŞLANMAK İÇİN GÖNDERİLMEDİ!
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Gönül dostları; LONCA Business Network Dergisi’nde, daha önce çok değer verdiğim eğitimci yazar kıymetli “Murat PADAK” hocamın gündeme dair güzel birkaç yazısını “İNSAN KİMLİĞİMİZ” köşemde yayınlamıştım. Yine hocamın gündeme dair “KUR’AN ÖLÜLERE BAĞIŞLANMAK İÇİN GÖNDERİLMEDİ” muhteşem yazısını kendilerinin müsaadesiyle sizlerin istifadesine sunuyorum… Keyifle okuyup, hakkıyla yaşamanız dileğimle…

    KUR’ÂN ÖLÜLERE BAĞIŞLANMAK İÇİN GÖNDERİLMEDİ!

    Kur’ân’ı anlamak için tespit edebildiğimiz kurallar içerisinde belki de en hassas olan kuralımız budur. Zira toplumda en yaygın uygulamalardan biri de Kur’ân’ın ölülere okunmasıdır. Hatta Kur’ân’ın hükümlerinden rahatsız olan zihniyetler, mezarlıklarda Kur’ân okunmasından rahatsız olmazlar. Kur’ân’a ve hükümlerine karşı çıkanlar, onun hasta başında ya da ölü başında okunmasına karşı çıkmazlar. Çünkü bunlara göre Kur’ân diriler kitabı değil, ölüler kitabıdır.

    Biz burada ilkesel olarak Kur’ân’ın sevabından ve bu sevabının ölülere bağışlanmasının caiz olup olmamasından bahsetmeyeceğiz. Bu konuda kimseye bir görüşü benimsetmek veya dayatmak istemiyoruz. Ama Allah aşkına siz de buna şahit olmuyor musunuz? Kur’ân, günlük hayatımızda genellikle ölmüşlerimize bağışlanması için okunan bir kitap haline gelmedi mi? Sessiz kalan Whatsapp gruplarımız bir cenaze ile uyanmıyor mu? Bir cenaze olduğu gibi gruplarımız uyanıyor ve ölüye hatim adı altında cüz dağıtılıyor. Zaten Kur’ân’la olan diyaloğumuz, ölüler için dağıtılan cüzleri okumaktan ibaret olmadı mı?

    Herkes Yasin sûresini bir ölüsüne okuyor. Kendisi için okumuyor. Belki her hafta okuduğu Yasin sûresinin içeriğini hayatı boyunca bir defa merak etmemiş. Her hafta Perşembe akşamı geçmişlerinin ruhu için Yasin okuyor ama bir defa olsun kendi geleceği için okumuyor!

    Ne acı değil mi? Kur’ân’ı belki yüzlerce defa hatim edenler var! Ama bir defa olsun Kur’ân’ın mealini, mesajını, içeriğini, neyi emrettiğini, neyi yasakladığını merak etmemiş! 

    İftiharla “Ben Kur’ân’ı şu kadar defa hatmettim” diyen birine kaç defa meal okudun diye sorduğumda “okumadım” cevabını aldım! 

    Yine söylüyorum: Kur’ân’ın sevabını ve bu sevabın bağışlanabileceği görüşünü bir tarafa bırakalım. Kur’ân bu amaç için mi gönderildi?

    Sahabe Efendimiz Kur’ân’ı geçmişlerine bağışlamak için mi okudu? Sahabe neslinin çocukları Kur’ân’ı babalarının ruhları için mi okudu? Hangi alim, “Ben Kur’ân’ı geçmişlerimizin ruhlarına bağışlamak için okuyorum” dedi. 

    Kur’ân’ın sevabının ölülere bağışlanmasının caiz olması demek, Kur’ân’ı ölüler için oku, onlara bağışlamak için oku demek değildir. Kur’ân hiçbir ölüye emretmez, hiçbir ölüye yasaklama ve kısıtlamada bulunmaz. Kur’ân hiçbir ölüden bir şey istemez. Kur’ân dirileri uyarmak, onların okuması ve yaşaması için gelmiştir. Bu konuyla ilgili deliller çoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: 

    1- Hiç şüphesiz ki bu daveti ölülere duyuramayacağın gibi, arkalarını dönüp giden sağırlara da duyuramazsın. Sen, yanlış yoldan ayrılmak istemeyen körlere de doğru yolu gösteremezsin. Sen bu daveti ancak ayetlerimize iman edenlere işittirebilirsin. Müslüman olanlar işte bunlardır. (Neml sûresi, 80-81.)

    2- Gerçekleri görmeyenle, gören bir değildir. Karanlıklarla aydınlık da bir değildir. Gölgeyle kavurucu sıcaklık da bir değildir. Dirilerle ölüler de bir değildir. Hiç şüphesiz ki Allah dilediğine hakkı işittirir. Sen, hayatta olduğu halde kabirlerde hayat sürüyor gibi yaşayanlara hiçbir şeyi işittiremezsin. Sen yalnızca uyarıcısın. (Fatır sûresi, 19-23.)

    3- Bu Kur’ân, diri olan kişiyi uyarman ve kâfirler hakkındaki azap sözümüzün müstahak olması için gelmiştir. (Yasin sûresi, 70.)

    Bazıları için Kur’ân açılışlarda okunan, kapanış programlarında okunan, düğünlerde okunan, merasimlerde okunan, taziye ve başsağlığı yapılırken okunan, mezarlık ziyaretlerinde okunan, hastalıklarda okunan, kayıp eşyaları bulmak için okunan, karı kocayı birbirine sevdirmek için okunan, iş yerindeki kazancı artırmak için okunan, sünnet ve nişan merasiminde okunan, mitinglerde ve benzeri münasebetler için okunan bir kitaptan ibarettir. 

    Bu tür programlarda okunan Kur’ân’dan ziyade okuyucuya yoğunlaşma oluyor. Herkes okuyucunun etkisinde kalıyor. Kur’ân’ın etkisinde kalan yok gibi! Zira örneğin bir düğünde okunan ayetler Allah’ın emir ve yasaklarını anlatıyor ama kimse bir şey anlamadığı için Kur’ân bittikten sonra Allah’ın emir ve yasakları çiğneniyor. Yani haşa Kur’ân sadece bir başlangıç eseri olarak okunur. Okuyucu düğüne bir estetik, güzel bir hava, manevî bir hava katmış oluyor. Ama sahne ışıkları ve insanların nazarı Kur’ân’da değil, okuyucudadır.

    Kur’ân’ı doğru anlamanın en hassas kurallarından biri onu ölülere değil, kendi dirimize okumaktır. Bize dokunmayan bir Kur’ân ölüye dokunabilir mi? Bize sözü geçmeyen bir Kur’ân’ın sevabı ölüye geçer mi? Hayatımızda değil de dilimizde yer edinmiş bir Kur’ân ölüye fayda verir mi?

    Selam ve dua ile…

    Devamını Oku

    NURLU GECEYİ KİRLİ GECE YAPMA!

    NURLU GECEYİ KİRLİ GECE YAPMA!
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Bizi batılılara benzeten yılbaşına dikkat edelim. 31 Aralık’ta doruk noktasına ulaşan hazırlıklar resmî ve özel televizyon kanallarının sunduğu ucube programlarda şehvet ve arzularının esirleri olan insanlarda hayâ duygusunun nasıl da yok olduğunu görebilmek mümkündür. Kendilerince sanat icra eden insanların durumu böyleyken, peki onları izleyenler ne haldedir?

    İşte kendini bu çarkın içerisine bırakmış insanımız da o akşam için hazırladığı kuruyemiş, meyve ve en önemlisi belki sene içerisinde hiç aklına gelmediği halde, o gün satın aldığı hindi ve yaş pastasıyla kendilerince masumane hazırlıklar yaparlar. Kimileri bu hazırlıklara çam ağacını da eklerler. Taze çam ağaçları, bu uğurda kesilip yok edilir.

    Ayrıca içki müptelası olmuş kimseler için 31 Aralık tarihi, eşi bulunmaz bir gecedir. Çünkü yılbaşı geceleri içki satışının ve kullanımının had safhaya yükseldiği bir gecedir. Sabaha kadar devam eden televizyon yayınları ve eğlenceler günün ilk ışıkları ile yerini derin bir sessizlik ve yorgunluğa bırakır ve Türkiye’de yeni yıl yani 1 Ocak, öğleden sonra başlar.

    Peygamber Efendimiz:

    “Kim bir kavme benzerse, o onlardandır.” (Ebû Davud, H. no: 4031) buyurarak davranışlarımızda, hal ve hareketlerimizde, Yahudi ve Hıristiyanlara, müşriklere benzememizi yasaklamıştır. 

    Kaldı ki; Yılbaşı ve Noel eğlenceleri Hristiyanlık geleneğinden bile gelmemekte, Romalıların güneş tanrısına taptıkları, putperestlik döneminden kalma bir gelenektir. 

    Müşrik bir toplumdan kalan bu geleneğe mâsumâne de olsa bir nebze uymak, imanlarımıza ne kadar zarar verebileceğini, vicdanlarımıza havale ederek sormak lazım. 

    Filistin, Gazze, doğu Türkistan 

    Kan ağlarken hangi vicdanla yılbaşı denen Batı’nın kirli gecesini kutlayacaksın!

    Mübarek üç aylara girdiğimiz şu günlerde batı’ya özenip güzelim aydınlık gecemizi karanlığa çevirmek müslümana yakışırmı? 

    Dinimizde yılbaşı falan yok. Kandil geceleri vardır. Kandil aydınlık demektir. Müslümanın gecesi aydınlıktır.

    Bu gece Gazze Filistin Doğu Türkistan kan ağlarken Paris,New York, Telaviv sözde bazı İslam şehirleri Batı kentleri Müslüman kanı dökmenin sevinciyle eğlenceler tertip ediyor. Katillerin yakasına yapışıp dökülen kanın hesabını soramadık bari eğlencelerine katılmayalım!

    Sözün özü nurlu geceyi, kirli gece yapmayalım.

    Selam ve dua ile…

    Hacı Arıcı

    Devamını Oku

    MENFAATSİZ SAF VEFALI YÜREKLER

    MENFAATSİZ SAF VEFALI YÜREKLER
    4

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Hayat, kalabalıklarla doludur ve bize türlü insanlarla karşılaşma fırsatı sunar. Ama insanın gerçek huzuru, birkaç yürekle sınırlıdır. Kimi insanlar vardır ki, sözleri ipek gibi yumuşaktır; ama yaklaşınca, içten içe bir kış rüzgârı gibi üşütür insanı. Davranışları cilalı bir görüntüyle göz alıcı olabilir. Fakat zamanla fark ederiz ki her parlayan şey altın değildir. 

    Gülümsemeleri baharı andırır; ama o gülümsemelerin ardında kara kışın soğuk sessizliği gizlidir. Dostluğu bir çıkar, yakınlığı bir hesap, sevgisi bir yatırım olan bu yürekler, bazen insanın en savunmasız yerinden vururlar. Onlar, insan kılığında dolaşan zehirli yılan gibidirler. Seni sever gibi görünür, ama aslında seni kendi çıkarlarına malzeme yaparlar. 

    Onlar tıpkı cam gibi keskin ve kırılgandır; güzellikleri göz boyar, ama yaklaştığında ise canını acıtırlar. 

    Ve ne acıdır ki bu insanlar, hayatımıza dokunduğunda sadece iz bırakmazlar; kimi zaman kalbimizin en savunmasız köşesinden yaralarlar bizi. Yılanı gördüğümüzde ondan sakınırız, çünkü tehlikesini biliriz. 

    Ama insan kılığına bürünmüş yılanı fark etmek zordur; onun sokması da en çok oradan acıtırlar.

    Ama hayat, sadece sahte gülüşlerden ibaret değildir. Bir de görünmeyen, ses çıkarmayan, gösterişli bahçelerde değil; taşların arasından boy veren kır çiçekleri gibi yürekler vardır. Sessizdirler ama varlıkları sadakattir. Suyu berrak bir dere gibi içtendirler, elleri ekmek gibi sıcaktır. Hiçbir menfaatin gölgesi düşmez yanlarına. Kalabalığın arasında kaybolduğunda, seni omzundan usulca tutup çeken o görünmez el, işte o yüreğin sahibidir. Onlar, konuşmadan anlayan, vermeden alan, göstermeden seven nadir insanlardır.

    Ancak bu dünyanın umudu, sessiz ve menfaatsiz yüreklerde gizlidir. Onlar çiçek açmaz bahçelerde değil, taş aralarında filizlenen incecik bir ottur. Gösterişten uzak, özüyle var olan bu insanlar, kalabalıkların arasında bile kaybolmaz; aksine sen kaybolduğunda, sana omuz olan görünmez ellerdir onlar. Dostlukları berrak bir su gibi içten, elleri bir lokma ekmek kadar sıcak, kalpleri sadakatin sessiz diliyle atar.

    İnsan, gerçek sadakati en çok sınandığında tanır. Vefasızlık, yalnızlıktan daha keskin bir hançerdir. 

    Yalnızlıkta kendi nefesini duyarsın; ama bir dostun vefasızlığı, yankısı hiç dinmeyen bir çığlık gibi içine işler. Varlığını en çok hissetmek istediğin anda yokluğu en çok acıtan şey olur.

    Benim duam odur ki; böyle menfaatsiz, saf, vefalı yüreklerin sayısı artsın. Çölde su arayan bir yolcunun göğe umutla bakışı gibi umutla bakıyorum bu duaya. Çünkü insanı yaşatan sadece ekmek, su, hava değildir. İnsanı yaşatan; anlaşılmak, koşulsuz sevilmek ve sadakatle yanında durulmasıdır. Ve insan, gerçek arkadaşlığın,dostluğun,yoldaşlığın sessizce yanında durabilen bir yürek olduğunu anladığında, işte o zaman yalnız olmadığını fark eder.

    Ya Rabbi…

    Bizi menfaat peşinde koşan, çıkarı için yaklaşanlardan eyleme. 

    Kalbimizi; ihlasla seven, vefayla duran, sessizce kıymet bilen kullarından eyle.  

    Yanımızda görünmeyen ama varlığıyla ruhumuza ferahlık veren yürekleri çoğalt.  

    Bizi; sözleri ipek gibi ama yüreği zehirle dolu insanlardan koru.  

    Sevginin pazarlık konusu yapılmadığı, dostluğun görünmek için değil, görmek için yaşandığı bir hayat nasip eyle.

    Bize, yalnızlığın karanlığını değil; vefasızlığın sessiz hançerini de değil; sadakatin, sessizce akan rahmetini tattır.  

    Kalbimize menfaatsiz yürekler ver…  

    Yolumuza kıymet bilen insanlar çıkar…  

    Ve bizi de öyle bir yürek eyle ki; kimseye yük olmadan, bir omuz gibi, bir dua gibi sessizce var olalım.

    Selam ve dua ile…..

    Hacı Arıcı

    Devamını Oku

    ÖLÜMDEN ÖNCE HAYATI YAŞAMAK

    ÖLÜMDEN ÖNCE HAYATI YAŞAMAK
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    İnsanoğlu, zamanla yarıştığını sanarak, yaşar. Oysa zamanla yarışılmaz, onunla yaşanır. İnsan yaşarken de, yaşamın kıymetini unutur. Her gün doğan güneşin, alınan nefesin, sevilenlerle geçirilen zamanın ne denli kıymetli olduğunu, insan ancak onu kaybettiğinde anlar. Ölüm ise çoğu zaman bir son gibi görülür; fakat hakikatte, yepyeni bir başlangıcın kapısıdır. 

    Peki, ya bizlere ölmeden önce, ölümümüzden sonraki hayat gösterilseydi? Cennetiyle, cehennemiyle, hesap günüyle, pişmanlıklarla ya da ödüllerle… Ya da öldükten sonra, yaşarken neleri ihmal ettiğimizi, hangi fırsatları kaçırdığımızı, yaşarken söylediklerimizi, sevdiklerimize karşı davranışlarımızı, boşa harcadığımız zamanları görebilseydik… Dünya nasıl bir yer olurdu acaba?

    Muhtemelen daha çok şükreden, daha az şikâyet eden bir insanlık olurdu. Kalp kırmadan, gönül alarak yaşanırdı. Kimse öfkesini, kibirini yanında götüremeyeceğini anlar, bile bile bu duyguların esiri olmazdı. İnsanlar birbirine merhametle yaklaşır, ayrılıklardan değil, birlikteliklerden kuvvet alınırdı. İşte o zaman belki herkes daha az kırar, daha çok sarılırdı. Birbirine karşı daha anlayışlı, daha merhametli olurdu. Çünkü fark edilirdi ki, söylenilen her söz, atılan her adım, bakılan her göz, yarına bir iz bırakır. Bir tebessümün ne büyük bir sadaka, bir kalbi incitmenin ne büyük bir vebal olduğu görülürdü.

    Eğer ölümden sonraki alem gözlerimizin önüne serilseydi, dünya çok daha vicdanlı, çok daha huzurlu, çok daha adil bir yer olurdu. Belki cennet, daha bu dünyadayken başlardı. Dünya malına bu kadar düşkün olunmaz, daha çok paylaşılırdı. Biriktirmek yerine, infak etmek tercih edilirdi. Kalpler süslemeye, ruhlar arındırılmaya çalışılırdı. Çünkü bedenin toprağa, ruhun ise hesaba gideceği bilinirdi. Belki o zaman yapılan secdeler daha içten olurdu, dualar ise daha samimi… Kırılan kalpler için daha çok gözyaşı dökülür, her veda son görüş gibi yaşanırdı.

    Ölümden sonraki hayatı görebilmek, dünya hayatının sadece bir imtihan olduğunu idrak ettirirdi. Gösterişin, maddiyatın, hırsın ne kadar boş ve geçici olduğu anlaşılırdı. Çünkü hakikat, toprağın altındadır; o zaman hakikate göre yaşanırdı hayat.

    Öldükten sonra ise, geriye dönüp hayata bakma şansı verilseydi… 

    Ahh, ne çok “keşke” olurdu dudaklarda:  

    “Keşke anneme daha çok sarılsaydım…”  

    “Keşke beş vakit namazı aksatmasaydım…”  

    “Keşke kalp kırmak yerine gönül alsaydım…”  

    “Keşke her şeyin bir gün biteceğini bile bile bu kadar hırslanmasaydım…”

    Ama işte hayatın hakikati burada gizli: Bizlere ne ileri sarma, ne de geri alma şansı veriliyor. Sadece “şimdi” var elimizde. Şimdi iyi olmak, şimdi affetmek, şimdi secdeye varmak, şimdi hakikati aramak…

    Keşke dememek için, şimdiden görebilse o perdeyi insan… Ama belki de bu perdeyi aralamak için tek ihtiyacımız olan şey; farkındalık, tefekkür ve biraz daha kalbi bir yaşamdır.

    Unutmayalım ki, hayat insanlara bir kez verildi. Onu nasıl yaşayacağı ise tamamen kendi elinde. 

    Ölmeden önce, ölecek gibi yaşanırsa, öldükten sonra da huzurla seyredecek bir hayat olur…

    Selam ve dua ile…

    Hacı Arıcı

    Devamını Oku

    KENDİNİ DÜŞÜNEN İNSAN VE HAYATTAKİ SINAVI

    KENDİNİ DÜŞÜNEN İNSAN VE HAYATTAKİ SINAVI
    2

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Hayat, insana verilmiş en büyük emanettir. Bu emaneti yaşarken karşımıza çıkan insanlar, olaylar ve durumlar birer imtihandır. Her insan, yeryüzünde bir misafir olarak bulunur. Bu misafirlik sürecinde davranışlarıyla ahlâkını, kalbindeki imanı ve insanlara olan merhametini ortaya koyar. Ancak bazı insanlar vardır ki bu yolculukta sadece kendi nefsiyle ilgilenir, başkalarının varlığını yok sayar.

    Bencil, vurdumduymaz ve sadece kendi işinin yürümesine bakan kişiler, ilişkilerinde empati yerine hesapçılığı, paylaşmak yerine almaya odaklı bir yaşamı benimserler. Oysa Kur’an-ı Kerim “Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun” (Tahrim Suresi, 6) diye buyururken, sadece bireysel değil, toplumsal bir sorumluluk da yüklemiştir insana. Çünkü gerçek kurtuluş, sadece kendini değil, etrafını da gözetmekle mümkündür.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Kendisi için istediğini, kardeşi için istemeyen gerçek mümin olamaz” buyururken, Müslümanın hassasiyetini ölçmüştür. Oysa bencil insanlar, kimseyi kendileri kadar önemsemezler. Empatiden uzaktırlar, başkalarının kalbi kırılmış mı, gönlü incinmiş mi umursamazlar. Halbuki Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatı, başkasının yükünü hafifletmek, dert ortağı olmak üzerine kuruluydu.

    Bu insanlar, ne yazık ki hem dünyalarını hem ahiretlerini zedelerler. Çünkü Allah’ın rızası, kullarına gösterdiğimiz merhamette saklıdır. Kendini merkeze koyup, başkalarının derdini yok sayan kişi, insan olmanın ruhunu yitirir. Oysa Rabbimiz Kur’an’da “İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın” (Maide Sûresi, 2) diye emretmiştir. Bu emir, sadece davranış değil, inanç meselesidir.

    Hayat kısa ve fanidir. Geride kalan, sadece insanlara dokunduğumuz iyilikler ve Rabbimizin huzuruna götürebileceğimiz güzel amellerdir. İnsan, “ben” merkezli bir yaşamla değil, “biz” olabilmenin erdemi ile değer kazanır.

    Bencil bir hayat; kalabalıklar içinde yalnızlıktır. Merhametten uzak her adım, ahirette hesap sorulacak bir gölgedir.

    O hâlde soralım kendimize:  

    Dünya mazlumlarını dert edindikmi?

    Gazze yanıyor!

    64.656 masum öldü, 

    18.430 çocuk katledildi, 

    500 bin kişi kıtlıkta. 

    İsrail’in soykırımı sürüyor;

    BM bile doğruladı! 

    Yine soralım:

    Kendim için yaşarken, kimleri unuttum?  

    Ve Rabbim bana neyi emanet etti?: 

    Sadece kendimi mi, yoksa tüm kardeşlerimi mi?

    Selam ve dua ile..

    Hacı Arıcı

    Devamını Oku