
26 Ekim 2026 Pazartesi

"Güzel bir borç!" ya da Karz-ı Hasen

Şimdi Oldu Öğretmenim!

İTO Meclis Başkanı Erhan Erken; Tarihte Temmuz Ayı Olaylarını Değerlendirdi

Tarih ve Kültürün Harmanlandığı Göynük’te Yaşanan Bir Günde Akılda Kalanlar

Ülkemizin Sağlık Turizmindeki Başarısı…

TİCARETTE HİLE, KUL HAKKIDIR

Ticarette yapılan her haksızlığın arkasında çoğu zaman bir insanın hakkı, bir ailenin emeği ve bir başkasının alın teri vardır. Eksik tartılan bir ürün, kusuru gizlenerek satılan bir mal, gerçeğe aykırı bir fatura, olduğundan fazla gösterilen bir masraf veya ortağın hakkını eksilten bir hesap… Bunların her biri, yalnızca ticari bir yanlış değil, aynı zamanda kul hakkı meselesidir.
Bir tüccar, müşterisinin bilmediği bir kusuru gizleyerek malını sattığında belki o gün daha fazla para kazanır. Ancak kazandığı bu fazlalığın karşılığında bir başkasının hakkını almış olabilir. Bir ortak, kazancın tamamını paylaşmak yerine kendi payını artırmak için hesaplarla oynadığında yalnızca muhasebeyi bozmamış, ortaklık emanetine de ihanet etmiş olur. Bir üretici, ürüne eksik malzeme koyup ambalajda gerçeği yansıtmayan bilgiler verdiğinde insanların güvenini kötüye kullanmış olur.
Üstelik kul hakkı bazen birkaç kuruşluk bir haksızlıkta, bazen de binlerce insanı etkileyen büyük bir sahtekârlıkta karşımıza çıkar. Miktarın küçük veya büyük olması, haksızlığın mahiyetini değiştirmez. Çünkü bir insanın hakkı, başkasının kazanç hesabında önemsiz bir ayrıntı değildir.
Burada unutulmaması gereken önemli bir hakikat vardır: Bir malın fiyatını belirlemek tüccarın hakkıdır; fakat müşteriyi aldatarak kazancını artırmak onun hakkı değildir. Ticaret yapmak, başkasının hakkını kendi kazancına dönüştürme yetkisi vermez. Helal kazanç, yalnızca para kazanmakla değil, o paranın içinde başkasının hakkının bulunmamasıyla da ilgilidir.
İnsan bazen yaptığı haksızlığı küçük görür ve kendi kendine, “Herkes böyle yapıyor”, “Bir kereden bir şey olmaz” veya “Bu kadar kazancın içinde bunun ne önemi var?” diye düşünür. Oysa başkalarının yaygın biçimde yaptığı bir yanlış, yanlışı doğru hâle getirmez. Haksızlığın çok kişi tarafından yapılması, onu helal kılmaz. Bir insanın hakkı, toplumun alışkanlıklarıyla ortadan kalkmaz.
Dahası, ticaretteki haksızlık yalnızca doğrudan alışveriş yaptığımız kişiyi etkilemez. Hileli üretim, eksik gramaj, yanıltıcı etiket ve sağlığa zararlı katkılar; tüketicinin bütçesini, sağlığını ve ailesinin huzurunu da etkileyebilir. Bir ürünün kusurunu gizleyen kişi, müşterisinin sadece parasını değil, ona duyduğu güveni ve bazen sağlığını da riske atar. Bu nedenle ticarette dürüstlük, kişisel bir erdem olmanın ötesinde topluma karşı bir sorumluluktur.
Kul hakkı, insanın karşısına yalnızca mahkemede veya hesap defterinde çıkmaz; ahiret hesabında da karşısına çıkar. Dünyada kazancını hesaplayan insanın, bir gün kazancının hesabını da vereceğini unutmaması gerekir. O gün mesele, ne kadar para biriktirdiğimiz değil; o parayı kazanırken kimin hakkını gözettiğimiz, kimin hakkını ihlal ettiğimiz olacaktır.
Bu sebeple dürüst bir tüccar, yalnızca “Bu işten ne kadar kazanırım?” diye sormaz. “Bu kazanç helal mi, birinin hakkına giriyor muyum, müşterimin karşısına gönül rahatlığıyla çıkabilir miyim?” diye de düşünür. Çünkü vicdanını susturarak elde edilen kazanç, insanı zenginleştirse bile huzurlu kılmaz.
Bir haksızlık yapılmışsa, yalnızca pişmanlık duymakla yetinmemek; mümkün olduğunda hakkı sahibine iade etmek, zararı telafi etmek ve helallik istemek gerekir. Zira kul hakkı, sadece insanın Allah’a karşı kendi içinde duyduğu pişmanlıkla sınırlı değildir; hakkı çiğnenen insanın hakkını da gözetmeyi gerektirir.
İşte doğru sözlü ve güvenilir tüccarın üstünlüğü burada ortaya çıkar. O, haksız kazanç fırsatı karşısında bile kendisini denetler. Müşterisi fark etmese de eksik tartmaz, ortağı hesapları incelemese de hakkını eksiltmez, kimse görmese de emanete ihanet etmez. Çünkü bilir ki insanların görmediği yerde de Allah görmektedir.
Peygamber Efendimizin (s.a.s.) doğru sözlü ve güvenilir tüccara verdiği büyük müjde, bu bakımdan daha da anlamlıdır. Ticaretin bütün cazibesine, rekabetin bütün baskısına ve daha fazla kazanma arzusunun bütün çağrılarına rağmen kul hakkından sakınmak, büyük bir ahlak ve iman imtihanıdır.
Unutmayalım: Haram kazançla dolan kasa, kul hakkıyla ağırlaşan vicdanı hafifletemez. Başkasının hakkını yiyerek büyüyen servet, gerçek anlamda bereketli bir servet değildir. Asıl bereket, az da olsa helalinden kazanmakta; asıl zenginlik ise insanların hakkını koruyarak Allah’ın huzuruna temiz bir hesapla çıkabilmektedir.
Bu bölümü makalenin “Ticarette asıl imtihan: Dürüst kalabilmek” başlığından sonra yerleştirmek, kul hakkı temasını belirginleştirir. Sonuç bölümünde de şu cümleyi özellikle korumak etkili olacaktır:
“Gerçek kazanç, kasadaki paranın çokluğu değil; o paranın içinde kul hakkının bulunmaması ve insanın Allah’ın huzuruna temiz bir hesapla çıkabilmesidir.”
Selam ve dua ile….
Hacı Arıcı

Öyle anlar vardır ki bütün sebepler susar, bütün kapılar kapanır, bütün hesaplar boşa çıkar. İnsan, tam da o anda hayatın en büyük hakikatiyle yüzleşir:
Allah’tan başka gerçek bir dayanak yoktur.
İnsan çoğu zaman gücünü sebeplerde arar. Bir kapıya, bir insana, bir makama, bir imkâna dayanır. Oysa Allah dilerse en güçlü görünen sebepleri bir anda etkisiz bırakır.
İşte o zaman anlarız:
Sebepler tükenebilir; Allah’ın rahmeti tükenmez.
Kapılar kapanabilir; Allah’ın kapısı kapanmaz.
İnsanlar terk edebilir; Allah kulunu terk etmez.
Allah’a güvenmek, hiç sarsılmamak değildir. Sarsıldığında yıkılmamaktır. Düştüğünde yeniden kalkabilmektir. Her şey bitti denilen yerde, “Rabbim var” diyebilmektir.
Unutma!
Senin göremediğin çıkış yollarını Allah görür. Senin hesaplayamadığın ihtimalleri Allah bilir. Senin bitti sandığın yerde Allah yeni bir başlangıç yaratabilir.
Öyleyse bütün kapılar yüzüne kapandığında ümitsizliğe düşme.
Çünkü kulların kapısı kapanabilir; Allah’ın kapısı kapanmaz.
Bütün sebepler sustuğunda sen de susma; duaya sarıl.
Bütün yollar tükendiğinde geri dönme; Rabbine yönel.
Ve herkes “artık olmaz” dediğinde kalbinle söyle:
“Allah bana yeter. O ne güzel vekildir.”
Selam olsun; sebeplere değil, sebeplerin Rabbine güvenenlere…
Selam olsun; imkânlarını değil, Allah’ın kudretini ölçü alanlara…
“Rabbim bana yeter.
O’ndan geldim, O’na dayanırım,
O’na güvenirim ve yine O’na dönerim.”Diyenlere…
Ve selam olsun; her şeyin bittiği yerde bile Rabbinden ümidini kesmeyenlere…
Hacı Arıcı
Bosna: 3/10/2026

Gönül dostları; İslam’da ticaret, sadece mal alıp satmak değildir. Ticaretin de bir ahlâkı, edebi ve sorumluluğu vardır.
Peygamber Efendimiz (sav) Medine’ye hicret ettikten sonra şehrin pazarını da gezmiş, ticaret hayatının nasıl olması gerektiğine dair önemli ölçüler ortaya koymuştur.
Müslüman tüccar; dürüst olacak, hile yapmayacak, ölçü ve tartıda adaletli davranacak, müşteriyi aldatmayacak ve helâl kazanca dikkat edecektir.
Bu anlayış, İslam toplumlarında nesilden nesile taşınmış; Anadolu’da ise zamanla Ahilik adı altında güçlü bir meslek ve ahlâk geleneğine dönüşmüştür.
Osmanlı ecdadımız da bu anlayışı yalnızca sözde bırakmamış; esnaf teşkilatından çıraklık sistemine, üretimden dayanışmaya kadar ticaret hayatının birçok alanında yaşatmıştır.
Bir zamanlar Anadolu’da bir esnaf dükkânına girildiğinde yalnızca mal değil, ahlâk da satılırdı.
Kazancın helâlliği, malın kalitesi, müşteriye karşı dürüstlük, komşuya karşı merhamet ve emeğe saygı; ticaretin ayrılmaz parçalarıydı.
Çünkü Ahilikte esnaf olmak, sadece bir meslek sahibi olmak değildi.
Esnaf olmak; güvenilir olmak, sözünde durmak, kul hakkından korkmak ve yaptığı işin hesabını Allah’a vereceğini bilmektir.
Anadolu’nun İslamlaşmasında, Osmanlı toplum düzeninin oluşmasında, esnaflığın ve zanaatkârlığın gelişmesinde Ahiler ve Ahilik teşkilatının önemli bir yeri vardır.
13. yüzyılda Anadolu’da şekillenen bu anlayış; meslek ile ahlâkı, üretim ile dayanışmayı, kazanç ile helâli aynı potada buluşturmuştur.
Ahilikte dükkân sadece alışveriş yapılan bir yer değildi.
Dükkân aynı zamanda bir mektepti.
Çırak burada meslek öğrenirken dürüstlüğü de öğrenirdi. Kalfa sorumluluk kazanır, usta ise sadece mal üretmez; insan yetiştirirdi.
İşini iyi yapmak kadar doğru yapmak da önemliydi.
Hileli mal üretmek, müşteriyi aldatmak, ölçü ve tartıda eksik yapmak, güveni sarsmak; Ahilik anlayışında kabul edilemezdi.
Çünkü temel ölçü şuydu:
“Kazan ama helâl kazan.
Üret ama kaliteli üret.
Sat ama aldatma.
Zengin ol ama insanlığını kaybetme.”
Ahiler arasında dayanışma da güçlüydü. Esnafın zor gününde yanında olmak, ihtiyaç sahibini korumak ve haksız rekabetten kaçınmak teşkilatın temel prensiplerindendi.
Orta sandığı gibi dayanışma mekanizmaları, esnafın birbirine destek olmasını sağlıyor; ekonomik hayatı sadece kazanç üzerine değil, kardeşlik ve yardımlaşma üzerine de kuruyordu.
Ahilik anlayışının kadınların üretim ve sosyal hayattaki rolü açısından da tarihî yansımaları olmuş; kaynaklarda Bâcıyân-ı Rûm adıyla anılan kadın teşkilatlanmasından söz edilmiştir.
Ahiliğin asıl dikkat çekici tarafı ise şudur:
Ahilik miskinliği değil çalışmayı, tembelliği değil üretmeyi, bencilliği değil paylaşmayı, hırsı değil kanaati, aldatmayı değil dürüstlüğü esas almıştır.
PEKİ BUGÜN AHİLİK NEREDE?
Bugün meslek eğitimimiz var.
Esnaf odalarımız var.
Ticaret kuruluşlarımız var.
Meslekî teşkilatlarımız var.
Fakat asıl mesele kurumların varlığı değil, o kurumların taşıdığı ruhun yaşayıp yaşamadığıdır.
Çünkü bir insan mesleğinde ne kadar başarılı olursa olsun, ahlâkını kaybettiğinde mesleğinin bereketini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Esnafın müşteriye karşı sorumluluğu vardır.
Ama müşterinin de esnafın emeğine karşı sorumluluğu vardır.
Esnaf müşterisini aldatmamalı.
Müşteri de esnafın emeğini küçümsememeli.
Esnaf fırsatçılık yapmamalı.
Müşteri de emeği değersizleştirmemeli.
Esnaf helâl kazanmalı.
Müşteri de aldığı mal ve hizmetin hakkını vermeli.
Çünkü Ahilikte mesele sadece “Ben ne kazanacağım?” değildi.
Mesele: “Ben bu alışverişte karşımdakinin hakkını koruyor muyum?”
sorusuydu.
İşte bugün yeniden ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur.
Ahilik ruhuna yeniden ihtiyacımız var.
Çırağın ustasına saygı duyduğu, ustanın çırağın elinden tuttuğu; esnafın müşterisini yalnızca kazanç kapısı olarak görmediği; müşterinin de esnafın emeğine saygı duyduğu; ölçünün doğru, terazinin adil, sözün güvenilir olduğu bir ticaret anlayışına…
Çünkü ticaret güvenle başlar, ahlâkla devam eder.
Kaybettiğimiz şey yalnızca eski bir teşkilat değildir.
Emeğe saygıyı, helâl kazanç hassasiyetini, meslek ahlâkını, dayanışmayı, kanaati ve güveni kaybetmemek gerekir.
Öyleyse Ahiliği sadece yılda bir kez yapılan törenlerde hatırlamayalım.
Ahiliği dükkânımıza, işimize, alışverişimize ve hayatımıza taşıyalım.
Esnaf terazisine baktığında Allah’ın huzurunda hesap vereceğini hatırlasın.
Müşteri alışveriş yaptığında karşısındaki insanın da bir emeği olduğunu unutmasın.
Çünkü güçlü toplumlar yalnızca çok üreten insanlarla değil;
dürüst üreten, helâl kazanan, emeğe saygı gösteren ve birbirinin hakkını gözeten insanlarla inşa edilir.
Ahilik, geçmişte kalmış bir teşkilat değil; bugün yeniden anlamamız gereken bir ahlâk mirasıdır.
Ve belki de bugün hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:
“Ahilik nereye gitti?”
Belki cevap çok uzakta değildir.
Ahilik, önce bizim dükkânımıza; sonra bizim alışverişimize; en sonunda da bizim ahlâkımıza dönmelidir.
Selam ve dua ile…
Hacı arıcı

Ticaret, insanların ihtiyaçlarını karşılamak, emeklerini değerlendirmek ve toplumun ekonomik hayatını canlı tutmak için yapılan önemli bir faaliyettir. Ancak ticaret yalnızca mal alıp satmak ve kazanç elde etmekten ibaret değildir. Ticaretin asıl değeri, helal kazanç, dürüstlük, güven ve kul hakkına riayet ile ortaya çıkar.
İslam, çalışmayı ve helal yoldan kazanmayı teşvik eder. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır.” (Bakara, 2/275) buyurularak meşru ticaretin önemi belirtilmiştir. Fakat helal bir işin de helal şekilde yapılması gerekir. Hile, aldatma, ölçü ve tartıda eksiltme, yalan yere yemin etme ve insanların ihtiyaçlarını istismar etme, ticaret ahlakına aykırıdır.
Dürüstlük ve Güven
Ticaretin temeli güvendir. Bir esnafın müşterisine doğru bilgi vermesi, malın kusurunu gizlememesi ve verdiği sözü yerine getirmesi, onun ahlakının göstergesidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Bizi aldatan bizden değildir.” buyurarak aldatmanın Müslüman ahlakıyla bağdaşmadığını bildirmiştir.
Dürüst tüccar, kısa vadeli kazanç uğruna itibarını ve vicdanını kaybetmez. Çünkü bilir ki güvenle kazanılan para, hileyle kazanılan paradan daha değerlidir.
Ölçü ve Tartıda Adalet
Kur’an-ı Kerim’de ölçü ve tartıyı doğru yapmaya büyük önem verilmiştir. “Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın.” (En‘âm, 6/152) emri, ticarette adaletin esas olduğunu gösterir.
Eksik tartmak, malın kalitesini olduğundan üstün göstermek, bozuk ürünü sağlam diye satmak veya müşterinin bilgisizliğinden yararlanmak, kul hakkına girmektir. Müslüman tüccar, kendisi için istediğini başkası için de istemeli; alışverişte karşı tarafın hakkını gözetmelidir.
Helal Kazanç ve Kul Hakkı
Helal kazanç, yalnızca haram bir maldan uzak durmak değildir. Kazancın elde ediliş şekli de önemlidir. Haksız kazanç, rüşvet, hile, gasp ve aldatma yoluyla elde edilen para, insanın gönül huzurunu ve toplumun güvenini zedeler.
Bir kimsenin hakkını ödemeden elde edilen kazanç, görünüşte çok olsa bile bereketten uzak olabilir. Bu sebeple ticaret yapan kişi, kazancını artırırken Allah’ın rızasını ve insanların hakkını da düşünmelidir.
Merhamet ve Kolaylık
Ticaret ahlakı, yalnızca dürüst olmakla sınırlı değildir. Müşteriye karşı güler yüzlü olmak, ihtiyaç sahibine kolaylık sağlamak, borçluya mühlet vermek ve gerektiğinde fedakârlık etmek de güzel ahlakın bir parçasıdır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), alım satımında ve insanlarla olan ilişkilerinde kolaylık gösteren kimselere Allah’ın rahmetini müjdelemiştir. Bu anlayış, ticareti sadece kazanç kapısı değil, aynı zamanda iyilik ve hizmet vesilesi hâline getirir.
Kanaat ve Şükür
Ticaret insanı zengin edebilir; fakat zenginlik, insanın ahlakını belirlememelidir. Kanaat sahibi olan tüccar, daha çok kazanmak için haram yollara başvurmaz. Şükreden insan ise kazancını ailesiyle, ihtiyaç sahipleriyle ve toplumla paylaşmayı bilir.
Malın çokluğu değil, kazancın helal ve bereketli olması asıl zenginliktir. Bu nedenle ticaret yapan kimse, kazancının hesabını yaptığı kadar vicdanının ve ahlakının hesabını da yapmalıdır.
Ticaret ahlakı; dürüstlük, adalet, güven, merhamet ve helal kazanç üzerine kuruludur. Bir esnafın dükkânı, yalnızca mal sattığı bir yer değil, aynı zamanda ahlakını gösterdiği bir mekândır. Bir tüccarın gerçek başarısı, kazandığı paranın yanında kazandığı güven ve bıraktığı güzel izdir.
Unutulmamalıdır ki ticarette bereket, yalnızca çok satmakla değil; doğru satmak, helal kazanmak ve kul hakkından sakınmakla elde edilir. Helal kazanç peşinde koşan her insan, hem dünyada huzur bulur hem de ahiretini güzelleştirecek bir emek ortaya koyar.
Ticaretin olmazsa olmazı ahlaktır. Malını işini kaybet ama İnsanlığını ve itibarını kaybetmemek için ahlakını kaybetme..
Selam ve dua ile..
Hacı Arıcı

Gönül dostlarım; Balkanlar izlenimlerimi ve son dönemlerde Türkiye Cumhuriyeti’nin misyonunu, güzide kurumlarından benim de mensubu olmakla iftihar ettiğim Diyanet İşleri Başkanlığının, TDV ve TİKA’nın, şanlı ecdadımızın emaneti, Evlad-ı Fatihan olarak bildiğimiz Balkanlarda büyük hizmetleri var.
Balkanlar’a yaptığım 20 günlük yolculukta en çok dikkatimi çeken şehirlerden biri Arnavutluk’un başkenti Tiran oldu. Tiran, geçmişin izleri ile modern hayatın iç içe geçtiği, canlı ve hareketli bir şehir. Şehri gezerken sadece bugünü değil, yüzyıllar boyunca oluşmuş tarihî ve kültürel birikimi de hissediyorsunuz.
Tiran’da ilk dikkatimi çeken husus, insanların sıcaklığı ve samimiyeti oldu. Farklı kültürlerin ve inançların bir arada yaşadığı şehirde, insan ilişkilerinde hoşgörü ve karşılıklı saygının önemli bir yer tuttuğunu gördüm. Bu durum, Balkanların kendine has güzelliklerinden biri.
Şehirde dolaşırken Osmanlı döneminden kalan eserlerle karşılaşmak da insanda farklı duygular uyandırıyor. Özellikle Ethem Bey Camii, Tiran’ın tarihî dokusunun önemli sembollerinden biri. Caminin bulunduğu meydan ve çevresindeki tarihî yapılar, şehrin geçmişine dair önemli hatıralar taşıyor.
Tiran’da Türkiye’nin izlerini görmek de benim için ayrıca anlamlıydı. Türkiye ile Arnavutluk arasındaki dostluk ve kardeşlik ilişkilerinin çeşitli alanlarda devam ettiğini görmek, Balkanlar’daki ortak tarihimizin bugün de farklı şekillerde yaşadığını hissettirdi.
Özellikle camiler ve dinî hayat açısından Tiran’ın ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum. İnsanların camilere ilgisi, dinî ve kültürel değerlerin toplum hayatındaki yerini göstermesi bakımından dikkat çekici. Türkiye’den gelen din hizmetleri ve kurumlar aracılığıyla kurulan gönül bağları da bu ilişkileri daha anlamlı hâle getiriyor.
Tiran’da Türkiye Cumhuriyeti ve Diyanet’in varlığı, bu açıdan sadece kurumsal bir faaliyet olarak görülmemelidir. Aynı zamanda Türkiye ile Arnavutluk arasındaki dostluk köprüsünün önemli bir parçasıdır. Cami, eğitim, kültür ve sosyal hizmetler üzerinden kurulan bu bağların, gelecek nesillere daha güçlü bir şekilde aktarılması büyük önem taşımaktadır.
NAMAZGÂH CAMİİ
Tiran’da Türkiye’nin dinî ve kültürel varlığının en görünür örneklerinden biri Namazgâh Camii’dir. Cami, Türkiye’nin katkılarıyla inşa edilmiş ve Arnavutluk’un başkentinde önemli bir ibadet ve buluşma mekânı hâline gelmiştir.
Dört tane görevlisi var. Bunların ikisi Arnavutluk vatandaşı, diğer ikisi Nuri ve Enes hocalarımız Türkiye’den görevli gelmişler. Allah vergisi sesleriyle, almış oldukları talim ve terbiye ile okudukları Kur’an’la gönüllere inşirah, tüm insanlığı açık hakka davet okudukları ezanlarla Tiran şehrinin Müslüman kimliğinde olduğunu hissettiren muhteşem ses ve sadalarıyla herkesi büyüleyen, duruşlarıyla, diksiyonlarıyla TC’ni ve Diyanet camiasını en iyi temsil eden hocalarımız.
Namazgâh Camii gibi bu tür eserler, iki ülke arasındaki dostluğun somut göstergeleri olarak değerlendirilebilir.
Türkiye’nin Arnavutluk’taki faaliyetlerinde TİKA da önemli bir rol üstlenmektedir. Tarihî eserlerin restorasyonu, eğitim, sağlık, kültür ve sosyal destek alanlarındaki çalışmalar, Türkiye’nin bölgeyle kurduğu ilişkilerin farklı boyutlarını ortaya koymaktadır.
Tiran’ın modern yüzü de oldukça dikkat çekici. Yeni binalar, geniş meydanlar, kafeler ve hareketli caddeler tarihî dokuyla yan yana bulunuyor. Bu durum şehre kendine özgü bir karakter kazandırmış.
Tiran’dan ayrılırken bende kalan en önemli duygu ise Balkanların sadece bir coğrafya olmadığı düşüncesiydi. Burası tarihimizin, kültürümüzün ve gönül bağlarımızın izlerini taşıyan bir bölge. Bir caminin avlusunda, eski bir sokakta, bir köprüde veya insanlarla yapılan kısa bir sohbette geçmişten bugüne uzanan bir bağ hissediliyor.
Tiran benim için sadece gezip görülen bir şehir olmadı. Tarih ile bugünün, farklı kültürlerin ve insanların birbirine yaklaştığı bir şehir olarak hafızamda yer etti.
Balkanlar’dan geriye fotoğraflardan daha fazlası kalıyor: İnsanların yüzleri, camilerden yükselen ezan, tarihî eserlerin sessizliği ve gönülde oluşan güzel hatıralar…
Tiran da bu hatıraların en güzel duraklarından biri oldu.
Selam ve dua ile…
Hacı Arıcı
Reklam, röportaj, haber, iş birliği ve görünürlük talepleriniz için bize ulaşın.