
27 Eylül 2026 Pazar

"Güzel bir borç!" ya da Karz-ı Hasen

Şimdi Oldu Öğretmenim!

İTO Meclis Başkanı Erhan Erken; Tarihte Temmuz Ayı Olaylarını Değerlendirdi

Tarih ve Kültürün Harmanlandığı Göynük’te Yaşanan Bir Günde Akılda Kalanlar

Ülkemizin Sağlık Turizmindeki Başarısı…

AHİLİK NEREYE GİTTİ? NEDEN KAYBETTİK?

Gönül dostları; İslam’da ticaret, sadece mal alıp satmak değildir. Ticaretin de bir ahlâkı, edebi ve sorumluluğu vardır.
Peygamber Efendimiz (sav) Medine’ye hicret ettikten sonra şehrin pazarını da gezmiş, ticaret hayatının nasıl olması gerektiğine dair önemli ölçüler ortaya koymuştur.
Müslüman tüccar; dürüst olacak, hile yapmayacak, ölçü ve tartıda adaletli davranacak, müşteriyi aldatmayacak ve helâl kazanca dikkat edecektir.
Bu anlayış, İslam toplumlarında nesilden nesile taşınmış; Anadolu’da ise zamanla Ahilik adı altında güçlü bir meslek ve ahlâk geleneğine dönüşmüştür.
Osmanlı ecdadımız da bu anlayışı yalnızca sözde bırakmamış; esnaf teşkilatından çıraklık sistemine, üretimden dayanışmaya kadar ticaret hayatının birçok alanında yaşatmıştır.
Bir zamanlar Anadolu’da bir esnaf dükkânına girildiğinde yalnızca mal değil, ahlâk da satılırdı.
Kazancın helâlliği, malın kalitesi, müşteriye karşı dürüstlük, komşuya karşı merhamet ve emeğe saygı; ticaretin ayrılmaz parçalarıydı.
Çünkü Ahilikte esnaf olmak, sadece bir meslek sahibi olmak değildi.
Esnaf olmak; güvenilir olmak, sözünde durmak, kul hakkından korkmak ve yaptığı işin hesabını Allah’a vereceğini bilmektir.
Anadolu’nun İslamlaşmasında, Osmanlı toplum düzeninin oluşmasında, esnaflığın ve zanaatkârlığın gelişmesinde Ahiler ve Ahilik teşkilatının önemli bir yeri vardır.
13. yüzyılda Anadolu’da şekillenen bu anlayış; meslek ile ahlâkı, üretim ile dayanışmayı, kazanç ile helâli aynı potada buluşturmuştur.
Ahilikte dükkân sadece alışveriş yapılan bir yer değildi.
Dükkân aynı zamanda bir mektepti.
Çırak burada meslek öğrenirken dürüstlüğü de öğrenirdi. Kalfa sorumluluk kazanır, usta ise sadece mal üretmez; insan yetiştirirdi.
İşini iyi yapmak kadar doğru yapmak da önemliydi.
Hileli mal üretmek, müşteriyi aldatmak, ölçü ve tartıda eksik yapmak, güveni sarsmak; Ahilik anlayışında kabul edilemezdi.
Çünkü temel ölçü şuydu:
“Kazan ama helâl kazan.
Üret ama kaliteli üret.
Sat ama aldatma.
Zengin ol ama insanlığını kaybetme.”
Ahiler arasında dayanışma da güçlüydü. Esnafın zor gününde yanında olmak, ihtiyaç sahibini korumak ve haksız rekabetten kaçınmak teşkilatın temel prensiplerindendi.
Orta sandığı gibi dayanışma mekanizmaları, esnafın birbirine destek olmasını sağlıyor; ekonomik hayatı sadece kazanç üzerine değil, kardeşlik ve yardımlaşma üzerine de kuruyordu.
Ahilik anlayışının kadınların üretim ve sosyal hayattaki rolü açısından da tarihî yansımaları olmuş; kaynaklarda Bâcıyân-ı Rûm adıyla anılan kadın teşkilatlanmasından söz edilmiştir.
Ahiliğin asıl dikkat çekici tarafı ise şudur:
Ahilik miskinliği değil çalışmayı, tembelliği değil üretmeyi, bencilliği değil paylaşmayı, hırsı değil kanaati, aldatmayı değil dürüstlüğü esas almıştır.
PEKİ BUGÜN AHİLİK NEREDE?
Bugün meslek eğitimimiz var.
Esnaf odalarımız var.
Ticaret kuruluşlarımız var.
Meslekî teşkilatlarımız var.
Fakat asıl mesele kurumların varlığı değil, o kurumların taşıdığı ruhun yaşayıp yaşamadığıdır.
Çünkü bir insan mesleğinde ne kadar başarılı olursa olsun, ahlâkını kaybettiğinde mesleğinin bereketini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Esnafın müşteriye karşı sorumluluğu vardır.
Ama müşterinin de esnafın emeğine karşı sorumluluğu vardır.
Esnaf müşterisini aldatmamalı.
Müşteri de esnafın emeğini küçümsememeli.
Esnaf fırsatçılık yapmamalı.
Müşteri de emeği değersizleştirmemeli.
Esnaf helâl kazanmalı.
Müşteri de aldığı mal ve hizmetin hakkını vermeli.
Çünkü Ahilikte mesele sadece “Ben ne kazanacağım?” değildi.
Mesele: “Ben bu alışverişte karşımdakinin hakkını koruyor muyum?”
sorusuydu.
İşte bugün yeniden ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur.
Ahilik ruhuna yeniden ihtiyacımız var.
Çırağın ustasına saygı duyduğu, ustanın çırağın elinden tuttuğu; esnafın müşterisini yalnızca kazanç kapısı olarak görmediği; müşterinin de esnafın emeğine saygı duyduğu; ölçünün doğru, terazinin adil, sözün güvenilir olduğu bir ticaret anlayışına…
Çünkü ticaret güvenle başlar, ahlâkla devam eder.
Kaybettiğimiz şey yalnızca eski bir teşkilat değildir.
Emeğe saygıyı, helâl kazanç hassasiyetini, meslek ahlâkını, dayanışmayı, kanaati ve güveni kaybetmemek gerekir.
Öyleyse Ahiliği sadece yılda bir kez yapılan törenlerde hatırlamayalım.
Ahiliği dükkânımıza, işimize, alışverişimize ve hayatımıza taşıyalım.
Esnaf terazisine baktığında Allah’ın huzurunda hesap vereceğini hatırlasın.
Müşteri alışveriş yaptığında karşısındaki insanın da bir emeği olduğunu unutmasın.
Çünkü güçlü toplumlar yalnızca çok üreten insanlarla değil;
dürüst üreten, helâl kazanan, emeğe saygı gösteren ve birbirinin hakkını gözeten insanlarla inşa edilir.
Ahilik, geçmişte kalmış bir teşkilat değil; bugün yeniden anlamamız gereken bir ahlâk mirasıdır.
Ve belki de bugün hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:
“Ahilik nereye gitti?”
Belki cevap çok uzakta değildir.
Ahilik, önce bizim dükkânımıza; sonra bizim alışverişimize; en sonunda da bizim ahlâkımıza dönmelidir.
Selam ve dua ile…
Hacı arıcı

Ticaret, insanların ihtiyaçlarını karşılamak, emeklerini değerlendirmek ve toplumun ekonomik hayatını canlı tutmak için yapılan önemli bir faaliyettir. Ancak ticaret yalnızca mal alıp satmak ve kazanç elde etmekten ibaret değildir. Ticaretin asıl değeri, helal kazanç, dürüstlük, güven ve kul hakkına riayet ile ortaya çıkar.
İslam, çalışmayı ve helal yoldan kazanmayı teşvik eder. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır.” (Bakara, 2/275) buyurularak meşru ticaretin önemi belirtilmiştir. Fakat helal bir işin de helal şekilde yapılması gerekir. Hile, aldatma, ölçü ve tartıda eksiltme, yalan yere yemin etme ve insanların ihtiyaçlarını istismar etme, ticaret ahlakına aykırıdır.
Dürüstlük ve Güven
Ticaretin temeli güvendir. Bir esnafın müşterisine doğru bilgi vermesi, malın kusurunu gizlememesi ve verdiği sözü yerine getirmesi, onun ahlakının göstergesidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Bizi aldatan bizden değildir.” buyurarak aldatmanın Müslüman ahlakıyla bağdaşmadığını bildirmiştir.
Dürüst tüccar, kısa vadeli kazanç uğruna itibarını ve vicdanını kaybetmez. Çünkü bilir ki güvenle kazanılan para, hileyle kazanılan paradan daha değerlidir.
Ölçü ve Tartıda Adalet
Kur’an-ı Kerim’de ölçü ve tartıyı doğru yapmaya büyük önem verilmiştir. “Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın.” (En‘âm, 6/152) emri, ticarette adaletin esas olduğunu gösterir.
Eksik tartmak, malın kalitesini olduğundan üstün göstermek, bozuk ürünü sağlam diye satmak veya müşterinin bilgisizliğinden yararlanmak, kul hakkına girmektir. Müslüman tüccar, kendisi için istediğini başkası için de istemeli; alışverişte karşı tarafın hakkını gözetmelidir.
Helal Kazanç ve Kul Hakkı
Helal kazanç, yalnızca haram bir maldan uzak durmak değildir. Kazancın elde ediliş şekli de önemlidir. Haksız kazanç, rüşvet, hile, gasp ve aldatma yoluyla elde edilen para, insanın gönül huzurunu ve toplumun güvenini zedeler.
Bir kimsenin hakkını ödemeden elde edilen kazanç, görünüşte çok olsa bile bereketten uzak olabilir. Bu sebeple ticaret yapan kişi, kazancını artırırken Allah’ın rızasını ve insanların hakkını da düşünmelidir.
Merhamet ve Kolaylık
Ticaret ahlakı, yalnızca dürüst olmakla sınırlı değildir. Müşteriye karşı güler yüzlü olmak, ihtiyaç sahibine kolaylık sağlamak, borçluya mühlet vermek ve gerektiğinde fedakârlık etmek de güzel ahlakın bir parçasıdır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), alım satımında ve insanlarla olan ilişkilerinde kolaylık gösteren kimselere Allah’ın rahmetini müjdelemiştir. Bu anlayış, ticareti sadece kazanç kapısı değil, aynı zamanda iyilik ve hizmet vesilesi hâline getirir.
Kanaat ve Şükür
Ticaret insanı zengin edebilir; fakat zenginlik, insanın ahlakını belirlememelidir. Kanaat sahibi olan tüccar, daha çok kazanmak için haram yollara başvurmaz. Şükreden insan ise kazancını ailesiyle, ihtiyaç sahipleriyle ve toplumla paylaşmayı bilir.
Malın çokluğu değil, kazancın helal ve bereketli olması asıl zenginliktir. Bu nedenle ticaret yapan kimse, kazancının hesabını yaptığı kadar vicdanının ve ahlakının hesabını da yapmalıdır.
Ticaret ahlakı; dürüstlük, adalet, güven, merhamet ve helal kazanç üzerine kuruludur. Bir esnafın dükkânı, yalnızca mal sattığı bir yer değil, aynı zamanda ahlakını gösterdiği bir mekândır. Bir tüccarın gerçek başarısı, kazandığı paranın yanında kazandığı güven ve bıraktığı güzel izdir.
Unutulmamalıdır ki ticarette bereket, yalnızca çok satmakla değil; doğru satmak, helal kazanmak ve kul hakkından sakınmakla elde edilir. Helal kazanç peşinde koşan her insan, hem dünyada huzur bulur hem de ahiretini güzelleştirecek bir emek ortaya koyar.
Ticaretin olmazsa olmazı ahlaktır. Malını işini kaybet ama İnsanlığını ve itibarını kaybetmemek için ahlakını kaybetme..
Selam ve dua ile..
Hacı Arıcı

Gönül dostlarım; Balkanlar izlenimlerimi ve son dönemlerde Türkiye Cumhuriyeti’nin misyonunu, güzide kurumlarından benim de mensubu olmakla iftihar ettiğim Diyanet İşleri Başkanlığının, TDV ve TİKA’nın, şanlı ecdadımızın emaneti, Evlad-ı Fatihan olarak bildiğimiz Balkanlarda büyük hizmetleri var.
Balkanlar’a yaptığım 20 günlük yolculukta en çok dikkatimi çeken şehirlerden biri Arnavutluk’un başkenti Tiran oldu. Tiran, geçmişin izleri ile modern hayatın iç içe geçtiği, canlı ve hareketli bir şehir. Şehri gezerken sadece bugünü değil, yüzyıllar boyunca oluşmuş tarihî ve kültürel birikimi de hissediyorsunuz.
Tiran’da ilk dikkatimi çeken husus, insanların sıcaklığı ve samimiyeti oldu. Farklı kültürlerin ve inançların bir arada yaşadığı şehirde, insan ilişkilerinde hoşgörü ve karşılıklı saygının önemli bir yer tuttuğunu gördüm. Bu durum, Balkanların kendine has güzelliklerinden biri.
Şehirde dolaşırken Osmanlı döneminden kalan eserlerle karşılaşmak da insanda farklı duygular uyandırıyor. Özellikle Ethem Bey Camii, Tiran’ın tarihî dokusunun önemli sembollerinden biri. Caminin bulunduğu meydan ve çevresindeki tarihî yapılar, şehrin geçmişine dair önemli hatıralar taşıyor.
Tiran’da Türkiye’nin izlerini görmek de benim için ayrıca anlamlıydı. Türkiye ile Arnavutluk arasındaki dostluk ve kardeşlik ilişkilerinin çeşitli alanlarda devam ettiğini görmek, Balkanlar’daki ortak tarihimizin bugün de farklı şekillerde yaşadığını hissettirdi.
Özellikle camiler ve dinî hayat açısından Tiran’ın ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum. İnsanların camilere ilgisi, dinî ve kültürel değerlerin toplum hayatındaki yerini göstermesi bakımından dikkat çekici. Türkiye’den gelen din hizmetleri ve kurumlar aracılığıyla kurulan gönül bağları da bu ilişkileri daha anlamlı hâle getiriyor.
Tiran’da Türkiye Cumhuriyeti ve Diyanet’in varlığı, bu açıdan sadece kurumsal bir faaliyet olarak görülmemelidir. Aynı zamanda Türkiye ile Arnavutluk arasındaki dostluk köprüsünün önemli bir parçasıdır. Cami, eğitim, kültür ve sosyal hizmetler üzerinden kurulan bu bağların, gelecek nesillere daha güçlü bir şekilde aktarılması büyük önem taşımaktadır.
NAMAZGÂH CAMİİ
Tiran’da Türkiye’nin dinî ve kültürel varlığının en görünür örneklerinden biri Namazgâh Camii’dir. Cami, Türkiye’nin katkılarıyla inşa edilmiş ve Arnavutluk’un başkentinde önemli bir ibadet ve buluşma mekânı hâline gelmiştir.
Dört tane görevlisi var. Bunların ikisi Arnavutluk vatandaşı, diğer ikisi Nuri ve Enes hocalarımız Türkiye’den görevli gelmişler. Allah vergisi sesleriyle, almış oldukları talim ve terbiye ile okudukları Kur’an’la gönüllere inşirah, tüm insanlığı açık hakka davet okudukları ezanlarla Tiran şehrinin Müslüman kimliğinde olduğunu hissettiren muhteşem ses ve sadalarıyla herkesi büyüleyen, duruşlarıyla, diksiyonlarıyla TC’ni ve Diyanet camiasını en iyi temsil eden hocalarımız.
Namazgâh Camii gibi bu tür eserler, iki ülke arasındaki dostluğun somut göstergeleri olarak değerlendirilebilir.
Türkiye’nin Arnavutluk’taki faaliyetlerinde TİKA da önemli bir rol üstlenmektedir. Tarihî eserlerin restorasyonu, eğitim, sağlık, kültür ve sosyal destek alanlarındaki çalışmalar, Türkiye’nin bölgeyle kurduğu ilişkilerin farklı boyutlarını ortaya koymaktadır.
Tiran’ın modern yüzü de oldukça dikkat çekici. Yeni binalar, geniş meydanlar, kafeler ve hareketli caddeler tarihî dokuyla yan yana bulunuyor. Bu durum şehre kendine özgü bir karakter kazandırmış.
Tiran’dan ayrılırken bende kalan en önemli duygu ise Balkanların sadece bir coğrafya olmadığı düşüncesiydi. Burası tarihimizin, kültürümüzün ve gönül bağlarımızın izlerini taşıyan bir bölge. Bir caminin avlusunda, eski bir sokakta, bir köprüde veya insanlarla yapılan kısa bir sohbette geçmişten bugüne uzanan bir bağ hissediliyor.
Tiran benim için sadece gezip görülen bir şehir olmadı. Tarih ile bugünün, farklı kültürlerin ve insanların birbirine yaklaştığı bir şehir olarak hafızamda yer etti.
Balkanlar’dan geriye fotoğraflardan daha fazlası kalıyor: İnsanların yüzleri, camilerden yükselen ezan, tarihî eserlerin sessizliği ve gönülde oluşan güzel hatıralar…
Tiran da bu hatıraların en güzel duraklarından biri oldu.
Selam ve dua ile…
Hacı Arıcı

Allah, okyanusun derinliklerine bir dalgıç gönderir; tek bir küçük balık için… Gökyüzünde yönünü kaybetmiş bir kuşu, rüzgarla yuvasına ulaştırır. Toprağın altında kimsenin görmediği bir tohumu, yağmurla uyandırır.
Ve sen… Bunca düzenin içinde kendi rızkın için endişe ediyorsun.
Unutma..!
Rızık sadece sofrana gelen ekmek değildir.
Bazen bir kapının açılmasıdır.
Bazen bir insanın kalbine düşen merhamettir.
Bazen de “tam bitti” dediğin yerde gelen bir nefeslik ferahlıktır.
Allah, karıncayı aç bırakmaz…
Karanlıkta yürüyen kulunu da sahipsiz bırakmaz.
Sen gayret et..!
Yolunu şaşırma..!
Helalden sapma..!
Çünkü rızık seni bulur.
Sen ona koşmasan da o sana yazılmıştır.
İslam inancına göre rızkın gerçek sahibi ve vericisi Allah’tır. İnsan, yaşamını sürdürebilmek için çalışmak, emek vermek ve helal yollardan kazanç elde etmekle yükümlüdür. Ancak elde edilen her nimetin kaynağı Allah’ın lütuf ve ihsanıdır. Bu nedenle Müslüman, çalışırken yalnızca sebeplere değil, aynı zamanda Allah’a tevekkül eder.
Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ, yeryüzündeki bütün canlıların rızkını üzerine aldığını bildirir. Bu, insanların çalışmadan oturması gerektiği anlamına gelmez. Peygamber Efendimiz (sav), alın teriyle kazanılan helal kazancı övmüş, çalışmayı ibadet olarak değerlendirmiştir. Dolayısıyla Müslüman hem çalışır hem de rızkın Allah’tan geldiğine inanır.
Rızık yalnızca para veya mal değildir. Sağlık, huzur, ilim, aile, dostluk, zaman ve iman da Allah’ın kullarına verdiği büyük rızıklardandır. Bu nimetlerin kıymetini bilen kişi şükreder, israftan kaçınır ve sahip olduklarını ihtiyaç sahipleriyle paylaşmaya gayret eder.
Rızık konusunda aşırı kaygıya kapılmak yerine, gerekli gayreti gösterip sonucu Allah’a bırakmak gerekir. Çünkü Allah, kullarını en iyi bilendir ve her şeyi hikmetle takdir eder. Tevekkül eden kişi hem huzur bulur hem de karşılaştığı zorluklara sabırla göğüs germeyi öğrenir.
Sonuç olarak, rızkı veren Allah’tır. İnsana düşen görev; helal yoldan çalışmak, dürüst olmak, dua etmek, şükretmek ve Allah’a güvenmektir. Böyle bir anlayış, kişiye hem dünya hayatında huzur hem de ahiret için güzel bir hazırlık sağlar.
Yeter ki sen çalış, inan ve endişe etme!
Selam ve dua ile…
Hacı Arıcı

Sosyal medya; insanların internet üzerinden iletişim kurmasını, bilgi paylaşmasını, fotoğraf, video ve düşüncelerini yayınlamasını sağlayan dijital platformların genel adıdır.
Sosyal medya, sanal bir dünya. Yalan dünyadan daha da sahte bir mecra…
Dur!!!
Sosyal medyayı hayatının odağı hâline getirirsen kaybedersin. Farkında olmadan bilinçaltın, sosyal medyanın psikolojik tesirleri altına girer.
Sen etkilenmiyorum sanırsın… Ama orada gördüğün bir kare, senin zihin dünyanın derinliklerine işlenir. Sen sürekli bunlara maruz kaldıkça, çoğaldıkça çoğalır. Gün gelir, bir fay hattı gibi kırılır ve hayatının en büyük depremini yaşarsın.
Yapma!!!
Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri birçok insanın hayatının merkezi oldu. Birçok alanda rahatlıkla bilgi sahibi olduğumuz, işlerimizi takip ettiğimiz, alışveriş yaptığımız ve sayamayacağım kadar yaşam kalitemizi güzelleştiren ve kolaylaştıran yerin adıdır sosyal medya…
Birçok şeyde olduğu gibi sosyal medya kullanımında da ayarımızı bilemediğimiz için aldığımız mobilyadan tutun da giydiğimiz elbiseye, yediğimiz yemeğe kadar sosyal hesabımızdan paylaştığımız; her alanda yaşam statümüzü, adına da arkadaş dediğimiz insanların gözüne sokmak için çaba sarf ettiğimiz, kimsenin yüzüne konuşacak cesaretimiz olmadığı için atarımızı, giderimizi, saymamızı, sövmemizi, hak aramayı bile buradan göndermelerle yaptığımız ve gerçekle sanalın yer değiştirdiği, ilişkilerin yaşandığı yer olan sosyal medyanın artıları olsa da eksileri çok daha fazladır.
İnsan hayatında çok yıkıcı ve aşırı tesirlidir. Bazı insanlarda bağımlılık boyutuna gelebilir.
Bunun için en güzeli, sosyal medyayı gerekli bilgileri bulmak, merak ettiğin bir konu hakkında bilgi edinmek için kullanmanın dışında kullanmamaya özen gösterelim…
Neyi nasıl kullandığın seni yansıtır!!!…
Selâm ve dua ile…
-HACI ARICI-
Reklam, röportaj, haber, iş birliği ve görünürlük talepleriniz için bize ulaşın.