
03 Mart 2024 Pazar

"Güzel bir borç!" ya da Karz-ı Hasen

Şimdi Oldu Öğretmenim!

İTO Meclis Başkanı Erhan Erken; Tarihte Temmuz Ayı Olaylarını Değerlendirdi

Yedi Hisse, Tek Yürek: İbadet Titizliğinde Ticaretin ve Bereketli Ortaklığın Formülü

Ülkemizin Sağlık Turizmindeki Başarısı…

Kurban Bayramı: Teslimiyetin, Paylaşmanın ve Kardeşliğin Bayramı

İnsanlığa musallat olan bir yangın halini yaşıyoruz. Bugün bu yangını seyrettiğimiz mekân Filistin, Gazze. Medeniyetin yabancısı, insanımızın avcısı, mallarımızın hırsızı olan çok güçlü bir çetenin çıkardığı yangın… Karanlığın aydınlığa saldırısı… Kötülüğün düzene, iyiye kurduğu pusu… herler adeta tedirginlik, kaos, tehlike… Her an, her şeyin olabileceğine gebe bir ortam…
Bu hale nasıl geldik ve neleri ihmal ettik ki, bu yangına mahkûm olduk. Belli ki bir şeyler eksik, alınması gereken tedbirler alınmamış. Kendiliğinden oluşan bir tehlike değil. Bu ortama bizi mahkûm eden suç ne? Bu suçun suçlusu kim? İnsanlık bu hale nasıl geldi? Fıtratı iyilik üzere kurulmuş olan insanı savuran sâik ne? Bunları samimi bir şekilde bilmeye yanaşmadıkça, doğru cevap hayal olur.
Yangın varsa, yangının söndürülmesi gerekir. Herkes elinden geleni yapmalı. Helikopterler, uçaklar havadan… İtfaiye araçları tam tekmil bir vaziyette karadan müdahale etmeli. İş makineleri bir plan ve programla yangın yerine sevk edilmeli. İnsanlarımız tam bir teyakkuz hali yaşamalı. Doğada çıkan yangınlara anında müdahaleler böyle yapılır. Yangını biraz seyredelim… Hele bakalım ne kadar şiddetlenecek… Yangını çıkaranı bulalım, sonra bakarız gibi bir tutum sergilenmez. Doğa yangınlarını böyle söndürüyoruz da, insanlığımızı sarmalayan yangını söndürmek için, adaletsizlikleri ortadan kaldırmak için, zulmü yok etmek için yapacağımız müdahaleler konusunda nasıl davranacağımızı bilmekten aciz miyiz?
Medeniyeti inşa edenlerin hangi özeliklerini, gayretlerini, tekliflerini ıskaladığımızı, kötülüğe gedik açtığımız yaralarımızın neler olduğuna bakmalıyız. Bozulma belli ki bizde başlamış. Tedavisi de bizim medeniyet kodlarımıza dönmemizle mümkün. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.
Mehmet Mahşuk Gülaçar
Ülke ekonomisini geliştirmek için siyasi iradenin, birçok atraksiyonlarla devreye girdiğini görüyor ve müşahede ediyoruz. Tarımda, hayvancılıkta, orman endüstrisinde, savunma sanayisinde, ağır sanayide, turizm sektöründe, üretim-ticaret-pazarlama sektörlerinde, hasılı kelam bugüne kadar ihmal edilmiş her alanda, kalkınma hamlelerinde bulunarak gelişimi sağlamak istemekte, ekonomik gücümüzü güçlendirmek ve ekonomik gelişimi sağlamak için gerekli görülen alanlarda teşvik paketleri ile firmalarımıza destek olmak için önemli bir çaba sarf etmektedir. Bu konuda siyasi irade samimidir ve davranışları takdire şayandır.
Lakin sistemin işleyişi içinde gözden kaçan, ülkemizin milli üretici güçlerin aleyhine olan uygulamalar bulunduğu kanaatindeyim;
Mevcut ekonomik sistemi yönetenlerin, ekonominin gelişmesi için aldıkları kararlar ne kadar iyi niyetle veya ekonominin reel gerçekleri doğrultusunda alıyor olursa olsunlar, ekonominin gelişimi için ürettikleri çözüm yolları, var olan sermaye güçlerine güç katmaya yönelik olmaktadır. Üretici güçlerimizi geliştirmeye yönelik milli bir karaktere sahip değildir.
Mevcut sermaye güçleri, ya dış sermayenin güdümünde yürüyen veya kahir ekserisi dış sermaye güçlerinden ibarettir. Onların gelişmesi, ülkenin gelişmesi anlamına gelmemektedir.
Çünkü, ülkeye teknoloji kazandıran savunma alanı ile ilgili yatırımlar, medikal ihtiyaçları karşılayan materyallerin üretimi, ağır sanayiye yönelik yatırımlar, iletişim ve bilişim sektörlerine ait yatırımlar, alternatif teknoloji merkezlerine yönelik olan yatırımlarda, bu firmalar sermayelerini kullanmamaktadırlar. Söz konusu alanlarda üretim yapan dış üretici güçlerin acenteleri olarak ticaret, pazarlama, finans alanlarında durmaktadırlar. Ülkemizde sıkıntı gördükleri anda veya hamileri olan dış üretici güçlerin işlerine gelmediği zamanlarda, ülkemiz içindeki mevcudiyetlerini, istedikleri an dışarıya aktarabilmektedirler. Söz konusu bu sermaye güçleri, modern ekonomi doktrini felsefesinin ilk teorisyenlerinde biri olan Adam Smith’in, dünya genelinde uygulanmak üzere tasarlanan emperyal gücün hakimiyetini tesis edecek olan “görünmez el” teorisini esas alırlar. Bu teoriyi, makro ekonomi politikalarına esas aldıklarından dolayı, dünyanın her yerinde kurumsal kimliklerini tamamlamışlardır.
Ülkemizin ekonomik politikalarını belirleyen kurumlar, ekonomimizin gelişimi için çıkardıkları ekonomik teşvik paketlerinden istifade edebilecek firmaların, belli kriterlere sahip olmalarını şart olarak koşmaktadırlar. Ülkemizin milli üretici güçlerinde, genellikle bu talep edilen kriterler bulunmamaktadır.
Ülkemizin milli karekterine hizmet etmesi beklenen firmalar, firma kurma aşamasında gerekli olan yer, makina, iş gücü ve tüm riskleri kendileri finanse ettiklerinden dolayı, kurumsallaşmaları çok sıkıntılı aşamalardan geçmektedir. Günün koşulları içinde hayatiyetlerini sürdürme gayretindedirler. Gelecekleri ile ilgili yön eylem politikaları, genellikle yoktur. Eğitim seviye ortalamaları 6,5 (altı buçuk) yaşındadır.
Ülkemizin ekonomi alanıyla ilgilenen yöneticilerimiz, bu teşvik uygulamaları için ayırdıkları finansmanları bankalar aracılığı ile kullandırmaktadırlar. Bankaların önemli bir kısmı ya dış sermaye veya dış sermaye ortaklıkları bulunduğundan, devletimizin ön gördüğü üretici güçlerinin desteklenmesi ve geliştirilmesi doğrultusunda kredi politikaları yoktur. Hatta, ekonomimizin güçlenmesi için devletin teşvik paketleri ile kullandırılmasını istedikleri bankalara ait olmayan, devlet tarafından finanse edilen kredileri bile, bankalar kendileri için verimli olan müşterilerine kullandırmak için formüller üretip, müşterilerini sağlama almaktadırlar.
Hem devletin paralarını kullanarak devletten komisyon alırlar, hem de devletin ekonomik kalkınma amacına sekte vururlar. Zaten ekonominin güçlendirilmesi için kullandırılan bu nevi teşvikler, yukarıda bahsettiğim dış güçlerin güdümünde hareket eden veya direk ülkemizde faaliyet gösteren dış güçlerin firmaları bu teşviklerin önemli bir kısmını, firmalardan istenen yeterlilik şartlarını taşıdıklarından dolayı kendileri kullanmakta, geriye kalan kısmını da bankalar kendileri için verimli olan firmalara kullandırmaktadırlar.
Tabii ki, bu teşvikleri kullanacak firmalar güven veren firmalar olmaları gerekir. Ama ülkemizde milli karakteri temsil eden firmalarımızın önemli bir kısmı, maalesef bu güveni verecek şartlara sahip değiller. Asıl sorun olan konu budur ve bu konuya doğru neşter atmak zorundayız. Bu konu her ne kadar çözülmez bir görüntü veriyor olsa bile, aslında sahip olduğumuz ara yüz nitelikli kurumlarımızla bu sorun çok rahat bir şekilde çözülebilir.
Bu ara yüz kurumlarımızın bazıları şunlardır. Ünüversiteler, AR-GE kuruluşları, Ticaret Odaları, Sanayı Odaları, OSB’leri, Birlikler, TSE, Devlet Bankaları vb. kurumları sayabiliriz.
ÜNÜVERSİTELER; firmalarımıza sıfır maliyetli proje hazırlamak ve bilinçli işgücü sağlamakla, AR-GE KURULUŞLARI; firmalarımız için ürün geliştirme yönleri ile, TİCARET VE SANAYİ ODALARI; üyelerinin ellerinde bulunan teknolojinin envanterini çıkarmalılar.
İçerde ve dışarda pazar araştırmaları, gelişen teknolojileri takip ederek firmalarımızı çağdaş üretim ve ticaret anlayışı noktasına taşımaları, üretici güçlerimizin enerji-materyal-ham madde tedarikleri hususunda, OSB’ler; reel sanayici envanterini çıkarmak, sanayici istişare kurulu oluşturmak, akademik danışma kurulu kurmak, kamu – üniversite -sanayi ortak AR-GE koordinasyon kurulu kurarak, enerji üretimini gerçekleştirme yoluyla ucuz enerji teminini sağlayarak, sanayicinin yatırımını yapacağı arsayı temin ederek, sınırları içinde hem ihtisas hem de karma sanayici örgütlenmesini gerçekleştirmek vb. işlemler yoluyla…
BİRLİKLER; firmalarımızın haklarını her alanda korumak, birlikte hareket etme kabiliyetlerini geliştirmek, ithalatçı ülke olmaktan kurtulmamız için firmalarımızı bir ülkü etrafında toplama yolu vb. yönleri ile,
TSE; firmalarımızın buluşlarını patente dönüştürme çalışmalarıyla, dünyadaki üretici güçleri ile rekabet edecek sertifikaları kazandırmak yolu vb yönleri ile devreye girmeleri sağlanarak, ekonomimizin geleceğini parlak hedeflere ulaştırabiliriz.
Ülkemizde, bilim adamlarımız ile üretici kabiliyetlerimizin fark edilmeye muhtaç, onarılması gereken temel sorunları var. En başta, bunların fark edilmesi ve ele alınması gerekir. Bilim adamların doğurdukları riskler olmadan, üretici kabiliyetlerin kazançlarının artmasının söz konusu olamayacağı anlaşılmalıdır.
Ancak bundan önce anlaşılması gereken en önemli sorun KAMU sorunudur. Kamu, hem bilim dünyasını, hem de üretim dünyasını nasıl bir arada bulundurup, birlikte çalışma yoluna sokacağını sağlayacak planlamayı yapmalı. Bilim adamların doğurduğu risklerin, üreticileri ürkütmemesi için kamunun takip etmesi gereken politikalar netleştirilmeli. Kamu, riskler konusunda herhangi bir maliyetin altına girmeyeceği konusunda üreticilere, güven vermeli. Yeni alanlara yatırım yapılmasını temin etmenin, bu alanlara karşı üreticilerin iştahlı olmasını sağlamanın yolu açılmalı. En önce kamu, ülkenin ihtiyacı olan değişim, dönüşüm ve gelişim felsefesinin alt yapısını kurması konusunda kendisine düşeni çağdaş bir anlayışla yapmalı. Sosyal devletin özelikleri, kamunun tüm kurumlarında özümsenmeli. Gelişimi ortadan kaldıran temel etkenin müfettiş devlet anlayışı olduğu, iliklerimize kadar hissettirilmeli. Bundan sonra bilim dünyası ile, üretim dünyasına verilmesi gereken mesajlar iletilmeli.
Birbirlerine olan ihtiyaçları… Sahaya birlikte inmelerinin gerekliliği… Verimli sonuçlara ancak birlikte çalışmaları sağlandığında varılabileceği… Bu felsefe ile birbirleri ile buluşabilir veya buluşturabilirsek;
Bilim adamlarımız, üretici kabiliyetlerimizin çalışma ortamlarına indiklerinde, ne çok şeyi bilmediklerini fark edecekler. Tezgahların başına indiklerinde, masa üstünde ürettikleri bilginin pratize edilme esnasında eksik, aksak ve sıkıntılı tarafını görecekler. Buda, üretilen bilginin işletilmesini gerçekleştirecek yolun üretilmesine sevk edecek. Bilgideki eksikliği farkedip tamamlamayı ve esere dönüşmesini bizlere kazandıracak… Üretilen bu yolda yürüdüğümüzde, bilginin ne ihtişamlı bir değer olduğunu, öz güveni nasıl verdiğini ve katma değeri yüksek ürünlerin üretilmesinin ne kadar kolay olduğunu, hem kendileri hemde üretici kabiliyetlerin anlamasını sağlayacak…
Elde edilen bu öz güven, sarsıcı yenilikleri tattıracak deryalara yelken açtırmış olacak… insanlığın yeni değerlere, buluşlara, ürünlere sahip olmasını sağlayacak. Yaşanan hayatı kaliteli kılacak… Dünyada adaletsizce bir duruşa gerek olmadığını, evrendeki zenginliğin hepimize yetebileceğini gösterecek. Nüfus artmasının sakıncalı olmadığını, hatta en önemli değerlerden birisinin de nüfus artışı olduğunu anlamamıza vesile olacak. Şunu sormakta bir sakına olmasa gerek. Daha çok “ahlaklı aklın” ne zararı var? İnsan sayısı artması, daha çok aklın artması demek değil mi? Sarsıcı yenilikçiliğin bize kazandırdığı en büyük kazanç, yaşadığımız bu evrende, daha ne kadar bilginin bilinmediğini, keşfedilmeyi beklediğini fark ettirmesi olacak.
Üretici kabiliyetlerimiz de, bilim adamların hafızalarında taşıdıkları bilgi cevherini fark ettiklerinde; ellerindeki kaynakları, imkanları, zamanı nasıl değersizleştirdiklerini, verimsizleştirdiklerini, zayi ettiklerini görecekler. Gıpta ile seyrettikleri, buluşların karşısında şaşkına döndükleri süper güçlerin ellerindeki teknolojik gücü sağlayan faktörün, kendi ellerinin altında da bulunduklarını fark edecekler… Sürdürüle bilinir yenilikçiliğin, Verimlilik yenilikçiliğin günü kurtaran anlayışlar olduğunu, asıl ihtiyacın SARSICI YENİLİKÇİLİK olduğunu anlamış olacaklar. Üretmenin tadını, pazarlamanın zevkini, karlılığın haklı gururunu, bilimsel bakışla bütünleştiğinde elde edile bilineceğini görecekler. Ar-Ge’ ye yatırım yapmadan güç olunamayacağını kavrayacaklar. Dünyayı haraca bağlayan ahlaksız aklın doğurduğu güçten kurtulmanın yolu, ahlaklı aklın doğuracağı güç ile olacağını keşfedecekler. Dünyayı huzur iklimine taşıyacak, mutlu olmanın imkânsız olmadığını kaynakları sömürülen topluluklara öğretecek, üretim çarkını çevirmeye muktedir olduklarını anlayacaklar.
Bu buluşmaya en çokta, devletin ihtiyacı vardır…
Katma değeri yüksek, günün ihtiyaçlarını gideren, gündeme hâkim olma gücünü ele geçirten ürünler, ancak bu buluşmayla elde edile bilinir… Çağın teknolojileri, bu buluşma ile tezgahlarda görülmeye başlar… insan kaynaklarımız hakkettikleri seviyeye bu buluşmayla ulaşabilir… Ahlaklı toplumun insanlık için ne kadar önem taşıdığı, bu buluşma ile anlaşılması mümkün…
Mehmet Mahşuk Gülaçar
İsrail’in zulmüne mi karşı çıkacaksınız, mescidi aksanın özgürlüğünü mü isteyeceksiniz, güçlü olmak zorundasınız. Adil bir dünyamı istiyorsunuz, güçlü olmak zorundasınız. Hakkaniyetli bölüşümümü istiyorsunuz, güçlü olmak zorundasınız. Çünkü bu çağın tek geçerli akçesi Güç’tür. Bu güce en çok muhtaç olan ülke de Türkiye’mizdir. Bütün mustazaf, mazlum coğrafyalar muhatap oldukları zulmü ortadan kaldıracak, umut bağladıkları tek ülke Türkiye’dir.
Bizdeki manzara ise içler acısı.
Bugüne kadar kendimizi aldatacak, hamasi nutuklar atarak vakit kaybettik. Kişisel çıkarları ve hizmet ettikleri dış mihraklar için siyaset yapan güçler, hem kendilerini hemde halkımızı kandırmakla ülkeye vakit kaybettirdiler.
Geçmişi unutmamak kaydıyla, geçmişe takılmamak lazım. Peki ülkemizi güçlü kılmak için nasıl bir yol izlemeliyiz.
İŞTE ÇÖZÜM,
TİCARET ODALARINI, SANAYI ODALARINI, TOBB’nı, TİM’i, OSB’lerini, ESNAF VE SANATKARLARI TEMSİL EDEN BİRLİKLERİ işlevsel hale getirecek, MTA, ASELSAN, TÜBİTAK, MKE KURUMU, TSE, KOSGEP, LİMAN İŞLETMELERİNİ, BANKALAR ve ÜNÜVERSİTELERİN dikkatini sarsıcı inovasyona ve ilgi alanlarını ülkeye marka kazandırmak için AR-GE’ye yöneltmeliyiz. Bu kurumlar üretici kabiliyetlerimizin gelişiminin yöntemlerini belirlemeliler. Hedefleri teknolojinin son evresini yakalamak, sarsıcı yenilikçilik anlayışını ülkeye kazandırmak olmalıdır.
Bugün, söz konusu bu kurumlar ülke değerlerini öğütüp, dış güçlere azık olarak sunuyorlar. Bu kurumların tümü üreten güçlerin emeği ile oluşan ülkenin gücünü yok eden ve gelişim, değişim ve dönüşüm süreçlerini baltalayan kurumlar olarak işlev görmektedirler.
Bütün bunları doğru değerlendirdiğimizde, yapmamız gereken iş, ABD BÜYÜKELÇİLİK BİNASI, KONSOLOSLUKLARI, İSRAİL BÜYÜKELÇİLİĞİ, KONSOLUSLUKLARI önünde protesto mitingler yapmak, boşu boşuna boğazlarımızı patlatmak bizleri zafere ulaştıracak çözümler değildir. Bu tür eylemler, acizliğimizin, çaresizliğimizin imanın en zayıfının tecellisinin ifadesidir. Bu eylemlerle enerjimizi boşalttırıp gazımızı alıyorlar, bizim egomuzu tatmin etmiş olmak durumuna düşürüyorlar, ey gaflet sarmalı ile kuşatılan, ÜMMET.
Doğru bir eylem, sonuç veren bir çıkış mı yapmak istiyoruz.
Yukarıda isimlerini verdiğim, bize ait olduğu bilinen ama bizi çürütmekle, aldatmakla işlevlerini sürdüren kurumların önünde protesto eylemleri yapalım.
İstememiz gerekenleri isteyelim. Teknolojimizin gelişimin temel ihtiyacı olan, yarı iletken teknolojisini üretin.
Bor madenimizin tonunu 50 dolara satmaktayız. Yarı iletken katkı madeni olarak değerlendirdiğimizde, kg fiyatı 50 doların üzerinde satılacaktır. Bu madenimizi doğru değerlendirin.
Sayın! profesörler, doçentler yazdığınız bilimsel makalenizle bize marka kazandıracak çalışmalar yapın. Bizi sömüren güçlere hizmet etmeyi terk edin. Tezgahlarımızdaki iş için bilgi ürettiniz.
Üretici kurumlarımızı temsil eden kuruluşlara, bizi tanıyın, elimizdeki teknoloji ile katma değeri yüksek ürün üretmemize yardımcı olun.
Yenilenebilir enerji alanında dünyanın önüne bizi geçirecek projeler üretin.
Bizden topladığınız vergilerle, ülkeyi geliştirecek çağdaş gelişim projelerini devreye sokacak yatırımlar yapın. Verdiğimiz vergilerle har vurup harman savuramazsınız. Geçmiş yönetimlerdeki zaafları gerekçe gösterip, “bakın biz daha fazla hizmet üretiyoruz, daha ne istiyorsunuz” diyerek bizi susturmaya kalkmayın. Bizim size verdiğimiz, teslim ettiğimiz vergilerle oluşan kaynağı, hakkettiği değer ve projelerle bize geri kazandırmak zorundasınız ve hesabını tek tek vermek zorunluluğunuz vardır. Bizim kaynaklarımızla israf yapma, yanlış alanlara hibe kredileri veremezsiniz…
Gibi sorgulamaları yapmalı ve bu direnişimizle, güçlü devlet olmayı gerçekleştirmeliyiz.
O zaman zalimlerden hesap sorabilir, yeryüzünü adaletle tanıştırabiliriz.
O günlere kavuşmak dileği ile,
Mehmet Mahşuk Gülaçar
DERSANKOOP Yön. Krl. Başkanı
TRİOS 2023 Yeni Nesil Endüstri Sanayi Sitesi Yön. Krl. Başkanı
Toplumların kendilerine ait medeniyet inşa etmeleri, şüphesiz genelde evreni, özelde ise dünyadaki değerleri doğru okuyarak yön almaları ile sağlanabilir. Medeniyetlerin beslenme kaynakları bilgidir, teknolojidir, insani değerler olan, marifet, estetik, özveri, vefa gibi değer yargılarıdır. Kısacası eski deyimle medeniyet, tamiri Bilad ve terfihi ibaddır. Yanı, yaşadığımız evreni iyi okumak, ondaki maddi değerleri ortaya çıkarmak, insanların ihtiyaçlarını karşılamak, geleceklerini aydınlık ufuklara taşımak, diğer yandan insanı, insan yapan, namus, Şeref, haysiyet, doğru inanç ile en üst değerlere kavuşturmakla olur.
Türkiye’nin medeniyet yürüyüşüne katkı vermek, her vatandaşımızın boynunun borcudur. Eğer uluslararası arenada onurlu bir birey olarak algılanmak ve insanlık için alınacak kararlarda sözü dinlenen bir ülke olmak istiyorsak, bütün güç ve enerjimizi medeniyet yürüyüşümüze göre devrede tutmalıyız. Medeniyetin temel taşı olan ögeler için seferber olmak zorundayız. Bu ögelerin başında olması gereken en öncelikli özellik, karar vericilerin yeterli donanıma sahip olmaları noktasında kararlı olmaktır. Gelişimi sağlayan fikirlerin ve tekniklerin ne olduğu, bünyemizde onlara nasıl yer verileceğini bilmektir. Yenidünyanın, hakkaniyet üzere kurgulanmasını arzulayan heyecan dolu, birbirleri ile hak için kenetlenmiş bir ekibin oluşmasıdır. İşte tamda bu noktadan hareketle, benimde içinde bulunduğum İOSB’de bulunan 37 kooperatif yöneticileri ile yine içimizden çıkmış olan İOSB yöneticilerine büyük bir görev düştüğü kanaatindeyim. Bu kutlu görev, üretim alanların başında yönetici olmamız hesabıyla bir kat daha önem arz etmektedir. Bundan dolayı, bizim sorumlu olduğumuz İOSB içinde bulunan tüm değerleri, en ince teferruatına kadar nasıl değerlendirmemiz gerektiği, hangi metotlarla verimliliklerini artıracağımızı düşünmek zorundayız.
Bölgemizin fiziki yapısı büyük bir fecaat arz ettiği hepimizin malumudur. Mevcut imar mevzuatı ile bu durumun çözümü mümkün değil ise, yetkililerin dikkatini çekecek gerçekçi öneriler öne sürerek, olması gereken imar mevzuatının yeniden ele alınması sağlanmalıdır. Mevcut iktidar, bu tür ülke gelişimini talep eden görüşlere son derece ilgi duymakta, bu görüşlere saygı duymaktadır. Bu ülke 2023 hedeflerine lüks konut projeleri devreye sokarak ulaşamaz. Katma değeri yüksek ürünlerin üretildiği işyerlerin artması ile hem istihdam sorunumuzu çözecek, hem de 2023 hedeflerimize ulaşabilmemiz mümkün olacaktır. Sanayicilerimizin ürettikleri ürünlerini, dünyada marka konumuna getirmek için, Kamuyu, üniversiteleri ve sanayi alanında organize görevleri ile yükümlü olan kurumlarımızı, fonksiyonel hale getirmeliyiz. Katma değeri yüksek ürünlerin bölgemizde üretilmesi için neler yapmamız gerekiyorsa onlar tespit edilmelidir.. Bu ve buna benzer sorunlar gündem konusu yapılmalı ve gerekli mercilerle çözüm yolları bulunmalıdır. TOBB’unun, Sendikaların, Sanayi Odaların, Ticaret Odaların, OSB’lerin, Birliklerin vb. kurum ve kuruluşların katrilyonlara varan paraları, hiç bir getirisi olmadan, özel bankalarda yattığını hepimiz biliyoruz. Bu birliklerin hizmet vermek zorunda oldukları, sanayici ve tüccarlar ise, işlerini sürdürebilmeleri için çok yüksek faizlerle özel bankalardan kredi kullandıklarını da yine hepimiz bilmekteyiz. Bankalara yatırılan paralar sanayici ve tüccarlarımızın ise bu nasıl bir iş geliştirme anlayışı, bu nasıl bir akıl körlüğüdür ki, kendi kaynaklarını transfer ettiğin ve gelişimin için çaba ve gayret göstermesi ümidi ile kurduğun bu birimlerin başına getirdiğiniz yetkililer, ülkenin üretici güçlerinin paralarını, üretici ve tüccarların ihtiyaçları için kullanmıyor, hiç bir getirisi olmadan bankalara yatırıyorlar. Sanayicilerimiz her şeylerini, yine o bankalara ipotek vererek bankada bulunan kendi paralarını, yüksek faizlerle kredi olarak alıyor, yatırımlarını bu yolla yapabiliyorlar. ….Söyleyin Allah aşkına bu nasıl bir durumdur. Başka bir yol var mıdır diye sorduklarınızı duyar gibi oluyorum. Evet, var, hem de çok kolay bir yolu var. Sorunu entegre ele almak ve her yönü ile kurumların gelişimine endeksli olmasını sağlayacak işin ehli yöneticilerle işleri yönetmeyi düşünmektir. Anlamsız ve neticesiz toplantı yapma alışkanlıklarımızdan vaz geçip, netice veren ve ülkemizin 2023 hedeflerine katkı veren, pratiğe yönelik iş geliştirme programlarına odaklanan anlayışlara kulak vermek gerekiyor.
Fakat ne hazindir ki, bu ve buna benzer konuları gündemimize taşımıyoruz. Bunların dillendirilmesinden de hoşnut olmayan yöneticilerle ülke hedeflerine ulaşamaz. Üretmekten korkan, ülkemizin nasıl gelişeceği hakkında fikri olmayan, sadece mevcut durumu tatbik etmekle kendilerini görevli bilenlerle hedeflere ulaşılamaz. Görevlerinin müfettişlikten ibaret olduğunu zanneden, hapishane gardiyanlarının psikolojisine sahip yöneticilerimizle neyi, nasıl ve ne biçimde halledeceğimizi, daha doğrusu hiçbir şeyi halledemeyeceğimizi fark etmemiz gerekiyor. Bu konularda aktif rol oynamak zorunda olan yöneticilerimizin, kulaklarını sesimize vermeleri gerektiği kanaat’ımdayım. Onun için büyük mütefekkir, üstat Necip Fazıl Kısakürek’in bir cümlesini konuma başlık olarak seçtim. “BAŞIMIZDA KULAK İSTİYORUZ”. Umarım dikkate alınır ve ülkemize hizmete odaklanabiliriz.
Mehmet Mahşuk GÜLAÇAR