
12 Temmuz 2025 Cumartesi

İTO Meclis Başkanı Erhan Erken; Temmuz ayı İTO Meclis Toplantısında yaptığı açılış konuşmasında; “Tarihte Temmuz Ayı Olaylarını Değerlendirdi”
11 TEMMUZ 1995, SREBRENİTSA KATLİAMI
Temmuz ayı içinde çok sayıda zikredilmesi gereken tarihi olay bulunmaktadır. Bu yazımızda birkaç tanesini ele alarak günümüzle ilgili boyutlarıyla beraber bazı noktalara temas edeceğiz.
Öncelikle yirmibeş yıl önce yaşanmış ve acısı ilk günkü gibi canlı duran bir olayın yıldönümü ile başlamak istiyoruz.
1991 ile 1995 yılları arasında tüm şiddetiyle süren Bosna Savaşı’nın en karanlık günlerinin başında gelen 11 Temmuz 1995 Srebrenitsa Katliamından söz ediyoruz.
Bu tarihte Sırplar tarafından Birleşmiş Milletler koruması altındaki “güvenli bölge” ilan edilmiş Srebrenitsa’da, yaklaşık 8.400 Müslüman Boşnak — erkek, kadın, çocuk — katledilmişti.
Birleşmiş Milletler adına bölgede görev yapan Hollandalı askerler, ne yazık ki bu katliamı engelleyemediler veya engellemediler, diye de ifade edebiliriz. Diğer batılı ülkeler de bu olaya maalesef sadece seyirci kaldılar. O bölgedeki Müslümanların silahları toplandı, Sırpların adeta önü açıldı ve bu insanlık dışı kıyım göz göre göre yaşandı.
Bu soykırım, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da yaşanan en büyük insanlık suçu olarak tarihe geçmiştir. Ne yazık ki Srebrenitsa’da yaşanan soykırım Bosna Savaşındaki tek vahşet değildi.
Örneğin, 1993 yılında Ahmići kasabasında 116 kişi bir camiye doldurulup yakılmıştı. Binlerce Boşnak Müslüman kardeşimiz keskin nişancıların ateşleriyle vurulmuştu. Onların izlerini hala Saraybosna sokaklarında görebilmek mümkün… Bu savaş sırasında Saraybosna, tam 44 ay işgal altında kaldı.
Bosna Savaşı’nın hatırlattığı acılar, insanın içine adeta bir hançer gibi saplanıyor. Ama ne yazık ki bu olay zulümler zincirinin son halkası olmadı.
Zalimlik, her çağda, farklı kılıklar ve isimler altında kendini göstermeye devam ediyor.
ZULMÜN GÜNÜMÜZDEKİ UZANTISI GAZZE KUŞATMASI
Bugün de benzer bir tablo, ne yazık ki Gazze’de yaşanıyor. 7 Ekim 2023’ten bu yana 2,5 milyon insanın yaşadığı Gazze’de, siyonist güçler sivilleri hedef alıyor. Evleri, iş yerlerini, hastaneleri, okulları yani aklınıza ne gelirse ayırt etmeden ateş altında tutuyorlar. Bu nasıl bir zulüm! İnsan olanın havsalasının alamayacağı bir olay. Abluka sürüyor, yardımlar engelleniyor, bir insanlık trajedisi gözlerimizin önünde yaşanıyor.
Yazıklar olsun ki zalimler değişiyor ama zulmün biçimi değişmiyor.
KERBELA VAK’ASI
Geçtiğimiz günlerde yıldönümünü hüzünle andığımız bir başka acı olay da Kerbela faciasıdır. Bu yıl Hicri takvimde 10 Muharrem günü, miladi 5 Haziran’a denk geldi.
Bu tarih, Peygamber Efendimizin (as) çok sevdiği torunlarından biri olan Hz. Hüseyin’in, o dönemin halifesi Yezid’in ordusu tarafından Kerbela’da şehit edilişinin yıldönümüdür.
Susuz bırakılan, kuşatma altına alınıp katledilen Hz.Hüseyin’in başı kesilmiş ve saraya götürülerek teşhir edilmiştir.
Bu hazin olay, İslâm tarihinde siyasi ayrışmaların nelere mal olabileceğinin çarpıcı ve çok hüzünlü bir örneğidir.
Tesiri yüzyıllar boyu devam eden ve edecek olan ibretli bir vakıa olarak tarihteki yerini almıştır.
BOSNA HERSEK SEYAHATİMİZ VE AYVAZ DEDE ŞENLİKLERİ
Bu iki trajik olaya birazdan yeniden döneceğiz.
Şimdi sizlere kısa süre önce ailece yaptığımız Bosna seyahatinin bir bölümünden bahsetmek istiyorum.
Haziran ayının son haftasında birkaç günlüğüne Bosna-Hersek’e gittik. Orada bizi çok derinden etkileyen bir organizasyona katıldık:
“AYVAZ DEDE ŞENLİKLERİ”
Ayvaz Dede, Osmanlı’nın Bosna’yı fethetmeden önce bu topraklara İslâm’ı anlatmak için gelmiş, Manisa Akhisarlı bir derviştir.
Rivayete göre kuraklık çeken Boşnaklarla birlikte yağmur duasına çıkar ve çevresindekilerin inanışına göre duası kabul olur: Çünkü anlatıldığına göre bir kaya yarılır ve içinden su fışkırır.
Bu hadise, Ayvaz Dede’yi halkın gönlünde çok özel bir yere taşır.
Bosna halkının İslâm ile müşerref olmasına etki eden en önemli figürlerden biri olmuştur Ayvaz Dede. Ve onun anısına 515 yıldır bu şenlikler düzenlenmektedir.
28 Haziran günü, Donja Vakuf adlı kasabada Bosna’nın çeşitli şehirlerinden ve bölgelerinden gelen binlerce insan, geleneksel kıyafetleriyle, mehter takımları ve izci grupları eşliğinde atlar üzerinde geçit töreni yaptılar.
Ertesi sabah, Prusaç kasabasından başlayan yaklaşık 8 km’lik yürüyüşle Ayvaz Dede’nin suyu bulduğu tepeye çıktılar.
Burada Dualar edildi, beraberce öğle namazı kılındı. Bölgenin saygın din adamları, kanaat önderleri, sancaktarlar hep birlikte bu yürüyüşe katıldılar.
Biz de ailecek bu törenin ilk gün kısmına iştirak ettik. Geçit resmi yapanların ve onları izleyenlerin coşkusu muhteşemdi. Çok etkilendik. Boşnak kardeşlerimiz bizlere büyük bir misafirperverlik gösterdiler.
Bu tören, manevi ve kültürel değerler etrafında şekillenen milli birliğin en güzel örneklerinden biriydi.
2001 yılında da bu yürüyüşün ikinci kısmına; Prusac’dan Ayvazoviça’ya yani tepeye giden 8 km’lik güzergâha katılmıştım.
Bu sene yeniden orada olmak, bende derin etkiler bıraktı. Zihnimde bazı şeyler daha berrak bir şekilde yerli yerine oturdu.
Bu şenlik, Boşnak halkının manevi bağlarla nasıl birbirine tutunduğunu ve bu bağların da onları nasıl ayakta tuttuğunu gösteriyor.
Onlarca katliama, savaşa ve yıkıma rağmen benliğini muhafaza etmiş ve dimdik durabilmiş bir toplumdan söz ediyoruz. Burada dayandıkları temel; maneviyat, geleneksel değerler, imana dayalı bir bakış açısı…
MADDİ VATAN MANEVİ VATAN
Şimdi, bu noktada Osmanlı’nın son dönem sadrazamlarından Sait Halim Paşa’nın “Vatan” tanımına değinmek istiyorum.
Paşa, birbiriyle sıkı sıkıya bağlı olması gereken iki vatan tanımı yapıyor: Maddi Vatan ve Manevi Vatan.
Maddi vatan; ülkenin sınırları, askeri gücü, ekonomik durumu gibi somut unsurlardır.
Manevi vatan ise bir toplumu ayakta tutan, onu millet yapan değerlerdir; din, ahlâk, kültür ve gelenekler gibi…
Paşa der ki: “Eğer manevi vatana sahip çıkmazsanız maddi vatan ne kadar güçlü olursa olsun sonunda maazallah yıkılabilir. Her ikisine de aynı oranda önem vermek gerekir.”
Bosna’daki Ayvaz Dede şenliklerinde gördük ki manevi vatan orada hâlâ çok güçlü.
Belki de bu yüzden onca acıya rağmen hâlâ ayaktalar.
İTO TUSAŞ TEDARİKÇİ ORGANİZASYONU
Geçtiğimiz hafta İstanbul Ticaret Odamızda bu düşünceleri başka bir zeminde yeniden hatırlatacak mahiyette bir organizasyona iştirak ettik.
Burada TUSAŞ ( Türkiye Uzay Sanayi A.Ş) Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Cihad Vardan ve ekibiyle bir araya geldik.
Bizlere, Türkiye’nin havacılık ve savunma sanayisinde geldiği noktayı anlattılar.
Kendi uçağını, kendi helikopterini, kendi mühimmatını üreten bir Türkiye’nin somut işaretlerini görmek bizleri gururlandırdı.
Bu organizasyonla İTO olarak bu alanda çalışan üyelerimizin TUSAŞ ile verimli bir iş birliği kurmaları için zemin oluşturmaya çalışıyoruz.
Yerli ve millî üretimin artması, savunma sanayimizin güçlenmesi hepimizin ortak hedefi.
Ben de hoş geldiniz, konuşmamda şunları ifade ettim: Biz, başka ülkelere saldırmak için değil kendi vatanımızı ve huzurumuzu korumak için güçlü olmalıyız. Çünkü asıl olan kendi ülkemizde huzur ve güven içinde yaşamaktır. Başka ülkelerin topraklarına göz koymamaktır. Lakin güçlü olup düşmanlara caydırıcı etki etmek de çok önemlidir.
Bu bağlamda hekim ve şair Abdülhak Molla’nın şu beytini sizlere hatırlatmak istiyorum:
“Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz ü felâh,
Hazır ol cenge eğer ister isen sulh u salâh.”
Yani:
“Bütün devletler şu ibretlik söze uyarak zafer ve selâmete ererler.
Eğer barış ve huzur istiyorsan daima savaşa hazır olmalısın.”
Eğer maddi gücümüz ve savunma ekipmanlarımız yeterli değilse Bosna’da olduğu gibi, Gazze’de olduğu gibi, Kerbela’da olduğu gibi bir gün özgürlüğümüz tehlikeye girebilir.
Topraklarımız elimizden alınabilir, çocuklarımız yetim kalabilir.
SONUÇ OLARAK SÖZLERİMİ ŞÖYLE TOPARLAYABİLİRİM
Bosna seyahatimiz, manevi değerlerin bir toplumu nasıl ayakta tuttuğunu bize bir kez daha gösterdi.
Srebrenitsa katliamını hatırlarken, zalimlerin kötülük yolunda nasıl organize olabileceğini ve acıma duygularının nasıl körelebildiğini açık seçik müşahede ettik
Kerbela faciası, zalimliğin ne denli ileri boyutlara varabildiğini göstermesi açısında ibret verici bir olay.
TUSAŞ ile yapılan toplantı da ülke olarak Elhamdülillah kendi savunma araçlarımızı üretebilme konusunda ümitvar olmamız gereğini bize bir defa daha hissettirdi
Unutmayalım,
Ekonomik ve askeri güç, manevi değerlerle birleşirse ancak o zaman güçlü bir millet olabiliriz.
Sait Halim Paşa’nın tarif ettiği gibi:
Maddi ve Manevi Vatan birlikte yaşarsa millet yaşar, devlet yaşar.
Son olarak şu dua ve dileklerle sözlerimi tamamlamak istiyorum:
İnşallah zalimlerden olmayız, inşallah zulme direnenlerden oluruz. Zulüm görenlere yardım edenlerden oluruz.
Yezidin sarayında şehit ağabeyi Hasan için hakkı savunan Hz. Zeynep annemize,
Bosnalılara, Gazzelilere, tüm şehit ve gazilere selam olsun…
Ülkemiz için katma değer üreten işlerde hep birlikte yer almayı ve yöneticilerimizin bu birlik ve beraberliğe katkı sunacak kararlar almasını temenni ediyoruz.
Son olarak birkaç gün sonra 15 Temmuz kalkışmasının dokuzuncu yıldönümünde bu meş’um olayı hatırlayacağız. Bu noktada duamız odur ki bu ülkenin kötülüğüne çalışanların Allah (cc) iki yakalarını bir araya getirmesin. Âmin
Erhan ERKEN
İstanbul Ticaret Odası Meclis Başkanı

İTO Meclis Başkanı Erhan Erken’in 13 Şubat 2025 Olağan Meclis toplantısında yaptığı konuşmanın metin haline dökülmüş hali.
Günlük hayatımızda birçok kere birbirimizin iyi günlerini, başarılarını “KUT” larız. Bu vesile ile iyi dileklerde bulunuruz.
Peki, nedir bu “KUT”? Ne anlama gelmektedir?
Burada kullandığımız “KUT” lafzının kelime manası mutluluk, saadet, devlet, ikbal ve sürekli esenlik diye izah ediliyor.
KUT kelimesinin anlamının peşine düştüğümde karşımıza tarihimizde ciddi önemi olan bir kitap çıkıyor. Bu yazımızda sizlere bu kitaptan kısaca bahsetmek istiyorum. Kitabın adı KUTADGU BİLİG.
Kitabı kaleme alan büyük Türk bilgini ve devlet adamı Yusuf Has Hacip. Devir, İslâmiyeti ilk kabul eden Türk Devleti, Karahanlılar devri.
Yusuf Uluğ, kitabı kaleme alan kişinin hakiki adıdır. Yazıp hükümdara sunduğu yıllar muhtemelen 1060 civarı.
İsmine ilave edilen “Hacip” ise onun görevi. O dönemde kitabını beğenen Karahanlı hükümdarı Tavgaç Kara Buğra Han onu “Has Hacip” yani bir tür başdanışman olarak vazifelendirmiş.
Haciplik görevi, Kendisi ile görüşme yapmaya gelenlere yardımcı olan, mihmandarlık eden, özelkalem müdürlüğü türü bir görevmiş
Mesnevi tarzında yazılmış olan bu kitapta 6645 tane beyit bulunuyor.
Bazı kaynaklarda sonradan ilave edilen beyitlerden de bahsedilerek bu sayı 6722 beyite kadar çıkıyor.
Eserin dili Uygur Türkçesidir. Günümüz Türkçesine; “Mutluluk Veren Bilgi” diye tercüme edilen bu ismi bazı uzmanlar “kut” sözcüğünün iktidar ve egemenlik anlamına geldiğini de belirterek “Devlet Yönetme Bilgisi” olarak da çevirmişlerdir.
Bu açıdan bakıldığında Kutadgu Bilig sadece edebî bir eser değil aynı zamanda “Siyasetname” tarzında yazılmış bir eserdir.
Yani Kutadgu Bilig’te mutluluk ve devlet yönetimi arasında önemli bir bağlantı kuruluyor.
Yusuf Has Hacip bu eserinde Türklere ve insanlığa yol gösteriyor ve iyi bir yönetimin formülünü veriyor.
Bu formülü bazı uzmanlar özetle “Anlayış ve Bilgi” olarak ifade etmiştir.
Yani dünyayı elde tutmak için insanın anlayışlı olması gerekir ve halkı itaat altına almak için de yöneticilerin bilgili olması gerekir.
Yusuf Has Hacip’in bu eserinde genelde “Kamil İnsan” kavramı ve tanımı yanında bir çok erdemler de ele alınıyor.
Kutadgu Bilig, biraz evvel belirttiğim gibi devrin hükümdarına hitaben yazıldığından bu yönü ile yöneticiye, hükümdara ölüm karşısında aciz olduğunu hatırlatırken çok çeşitli öğütlerde de bulunuyor.
Eserinin bir yerinde kitabın kahramanlarından biri olan vezir Aydoğdu’ya şöyle söyleterek hükümdara ölümü hatırlatıyor;
“Ömrümü gaflet içinde geçirdim gençliğimi boş yere harcadım,
Aç gözlülükle topladığım dünya malı artık beni terk ediyor.
Yokluk içinde gidiyorum.
Başkalarını çok defa elimle ve dilimle incittim.
İşte ölüm geldi yakama yapıştı nefesimi kesiyor.”
Bu sözler insanoğlunun; dünyadaki macerasına yüklediği mananın ne kadar boş olduğunu, yaptığı yanlışlarla bunu nasıl büyük bir felakete sürüklediğini bir iç muhasebe olarak önümüze koyuyor.
Kutadgu Bilig, 11. yüzyılda yazılmasına rağmen bugün 21. yüzyılda bizleri de kuşatacak şekilde görüşler ifade ediyor.
Eserde yemek yeme adabından başlayarak çocuk eğitimine, her türlü bilginin edinilmesinden okumaya yazmaya, alfabeleri ve dilleri öğrenmeye, şiir yazmaya, edebiyata, matematiğe kadar dönemin bütün bilgi dalları hakkında görüşler vardır.
Avcılık, kuşçuluk ve daha birçok beceriler kitapta yer alıyor.
UNESCO, Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’i kaleme alışının 950. yıl dönümü sebebiyle 2019 yılını anma yılı ilan etmişti.
İstanbul Ticaret Odası da buradan ilham alarak elimizdeki bu kitabı yayınlamıştı.
KUTADGU BİLİG’DEN BAZI SEÇMELER
Eserde yazar 4 şahsiyeti ve onların özelliklerinin konuşturarak görüşlerini paylaşmış: Bunlar
1 / Hükümdar Gündoğdu, ADALETİ temsil ediyor”
2 / Vezir Aydoğdu MUTLULUK VE İKBALİ temsil ediyor
3 / Vezirin oğlu Ögdülmüş, ANLAYIŞI temsil ediyor
4 / Vezirin kardeşi Odgurmuş AKİBET’i temsil ediyor
Kitabın odak noktası “Adalettir”. Ona göre “Adalete istinat eden kanun bu göğün direğidir; kanun bozulursa gök yerinde duramaz.”
Hükümdara bunun için şöyle tavsiye ediyor: “Eğer devamlı ve ebedî beylik istiyorsan adaletten ayrılma ve halk üzerinden zulmü kaldır. Kötü teâmül kurma, iyi kanun koy; ömrün iyi geçer ve saâdet sana yâr olur.
Devletin varlığının ve devamının, sağlıklı işleyen bir ekonomik sistem ve kudretli bir orduya dayandığını vurgular Yusuf Has Hâcib.
Dolayısı ile İslâm siyaset görüşünün en önemli öğelerinden biri olan “Adalet Çemberi”ni şu şekilde formüle eder:
“Memleket tutmak için, çok asker ve ordu lâzımdır; askerî beslemek için de çok mal ve servete ihtiyaç vardır. Bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir; halkın zengin olması için de doğru kanunlar konulmalıdır. Bunlardan biri ihmal edilirse, dördü de kalır; dördü birden ihmal edilirse, beylik çözülmeye yüz tutar.”
Bu noktada ben sizlere kitaptan ilgimi çeken başka bir bölümü nakletmek istiyorum.
Diyor ki Yusuf Has Hacip; Halkın, bey üzerinde verilmesi ve korunması gereken başlıca üç hakkı vardır;
1/ “Gümüş, temiz kalsın onun ayarını koru.”
Yani burada bugün için de çok önemli olan paranın değerinin korunması ve enflasyon ile hayat pahalılığı gibi konularda önemli bir öğüt var farkındaysanız.
2/ “Halkı adil kanunlarla idare et, birinin diğerine tahakküme kalkışmasını meydan verme, onları koru.”
Bu cümleyle de insanların birbirlerine kul ve köle olmamalarını, kanunlarla korunmaları gerektiğini ve bunun bey tarafından yani yönetim tarafından sağlanması gerektiği ifade ediliyor.
3/ “Bütün yolları emin tut, yol kesen haydutlar ve diğer insanların huzurunu bozan kişilere karşı da halkı koru.”
Yani burada devletin en önemli işlevlerinden biri olan “Güvenlik” konusunu da özellikle vurguluyor ve buna bey’in veya idarenin dikkatini çekiyor.
Kutadgu Bilig’te dikkati çeken esasında çok fazla nokta var bunların hepsini nakletmemiz mümkün değil elbette.
Yine kitaptan alıntılara devam ediyoruz.
Yusuf Has Hacip kitapta dönemin bey’ine hitaben memleketin ahalisinin üç türden oluştuğunu söylüyor.
1/ Bunlardan birisi âlimlerdir. Âlimlere çok önem ver, bunlar insanı ve devleti saadete kavuştururlar. Onlara izzet ve ikramda bulun, hükümlerine itiraz etme ve onlara hürmet et.
2/ İkinci kısımdakiler muhtesiplerdir. Muhtesipler, toplumda “emri bir maruf nehy-i ani’l-münker” (yani iyiliği emredip kötülükten men etmek) prensibi uyarınca genel ahlakı ve kamu düzenini koruma faaliyetinden sorumludurlar. Bunun için ihtisap kurumu vardır. Bu işleri yapanlara da “muhtesip” denir. Muhtesipler yani bir nevi bugünkü belediyeler ile bizim türdeki odalar ve teşkilatlar için diyor ki bunlara da dikkat et! Bunlar kuvvetli olmalı. Fasıklar, serseriler, başıboş dolaşanlar ancak muhtesipler tarafından zapt-ü rapt altına alınır, kontrol altına alınabilir. Bu sınıfa çok dikkat et, diyor.
3/ Üçüncü kısımdakiler senin hizmetinde bulunan memurlar ve vazifelilerdir. Bunlar gerektiği zaman sana karşı da çıkabilirler, çok yük altına girmezler. Sen bunlara karşı da çok dikkatli davranmalısın
4/ Dördüncü kısım da diyor Avamdır yani halktır.
Yusuf Has Hacip halkı da kendi içinde üç zümreye ayırıyor;
Birincisi zenginler, ikincisi orta halliler, üçüncüsü de fakirler.
Şuna dikkat etmelisin ki zenginlerin yükü orta hallilere yüklenmemeli yoksa orta halliler bozulur ve sarsılır.
Yine dikkat etmelisin ki orta halli kimselerin yükleri fakirlere yüklenmemeli yoksa fakir açlıktan kırılır ve mahvolur.
Sen bunu tersinden davran yani fakiri koru, onu geliştir ki o orta halli olsun.
Orta halliyi de destekle ki o da zengin olsun. Ancak bu şekilde halkı huzura ve mutluluğa kavuşturursun.
KUTADGU BİLİG’İN ASIRLARI AŞAN ETKİSİ
Burada söylenen sözlerin 11. yüzyılda Karahanlılar döneminde Ortaasya’da söylendiğini gözden uzak tutmamalıyız.
O dönemin şartları içerisinde söylense de şu hususu beyan edelim ki bizim kültürümüzde Türk milletinin İslâm’la tanıştıktan sonra edindiği çeşitli tecrübeler ve fikrî derinlik Kutadgu Bilig’te vardır ama maalesef hakkıyla değerlendirilmemiş bir kitap, olduğuna inanıyorum.
Bugün uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi derslerinde mesela biz Platon’un “DEVLET’ini Makyevel’in “PRENS’ini, Fransız Jean Jacques Rousseau’nun SOSYAL KONTRAT’ını çok fazla inceleriz ve değerlendiririz. Ama Yusuf Has Hacip’in eseri maalesef bizler tarafından bile yeterli ölçüde dikkate alınmamıştır.
İnşallah KUTAGDU BİLİG gibi asırlar öncesinden hem günümüze hem de muhtemelen yarınlara hitap edebilen kitapları ve içerisinde yer alan değerli görüşleri yeterli ölçüde gündemimize alıp değerlendiririz.

Bu yazımızda değerli hikayeci ve fikir adamı Mustafa Kutlu’nun son senelerde sıkca kullandığı Tüketim Ekonomisi yerine Kanaat Ekonomisi, suyun, havanın ve toprağın korunduğu insanca bir hayata dönüş kavramlarını kısaca ele almaya çalışıyoruz. İTO Meclisinde ilk olarak bir konuşma çerçevesinde dile getirilen bu düşünceleri bir yazı halinde sunmaya çalıştık.
Yazıda ana kavramlara geçmeden önce ülkemizde son dönemlerde ekonomik anlamda ortaya çıkan sorunlara kısaca değinilmeye çalışılmaktadır.
Çalışmamızın ana vurgusu ise zikri geçen sorunlar önemli olmakla birlikte çözümün kısa vadeli kararların ötesinde daha esaslı bir ufuk dahilinde olabileceğine dikkatleri çekebilmektir.
ÜLKEMİZ ZOR DÖNEMLERDEN GEÇİYOR
Malum olduğu üzere Türkiye’miz birçok anlamda zor bir dönemden geçmektedir.
Türk tarihinde bu tarz birçok zor dönem olmuştur. Burada uzun bir liste çıkarabiliriz fakat yazımızın hacmini çok fazla genişletmemek için bu çalışmamızda 90’lı yıllara kadar gitmekle iktifa edebiliriz
Ticari hayatın içinde yer almış ve yaşları 50’yi aşmış kişilerin hatırlayacağı üzere 1990’lı yıllarda memleketimiz zor bir dönem yaşanmıştı
Enflasyon ciddi boyutta idi. Devlet kamu maliyesi açısından sıkıntılı bir duruma düşmüştü. Enflasyon üçlü rakamlara çıkmıştı.
Bu zor dönemlerin son kertesinde patlayan 2001 krizinde ülke olarak büyük sıkıntılar yaşadık. Önce Kemal Derviş dönemi ile ekonomide ciddi kararlar alındı.
Daha sonra Ak Partinin iktidara gelişiyle 2004’lerden başlayan restorasyon, 2010’ların ikinci yarısına kadar iyi kötü sürdü.
Önce gezi olayları, ardından FETÖ ile mücadele dönemi, 15 Temmuz darbe kalkışması bu kısmen istikrarlı gidişin zedelenmesine yol açtı.
Tabii Suriye’deki gelişmelerin tesiriyle Türkiye’ye neredeyse 5 milyon civarında sığınmacının girişi de bu gidişatta menfi rol oynayan önemli bir gelişme oldu.
2018 yazındaki dış ataklar ekonominin dengesini bozucu etki yaptı.
COVID-19 salgını ve bu süreçte ortaya çıkan olağanüstü durumlar, ekonomik ve sosyal dengelere ciddi oranda olumsuz tesir eden gelişmelerdi.
Keza Türkiye’nin büyük bir kısmını adeta yerle bir eden deprem felaketi de yine bu ekonomik dengelere menfi anlamda tesir eden büyük olaylardı.
Rusya-Ukrayna savaşı da özellikle enerji açısından ciddi açıklar oluşturdu.
Ülkeyi yönetenler bu dönemlerde şahidiz ki hakikaten olağanüstü çaba gösterdiler ve hala da göstermeye devam ediyorlar.
Şöyle bir soruyu sormamızın önünde bir engel yok sanırım….
Acaba zikrettiğimiz süreçler daha iyi yönetilebilir miydi?
Bu husus tartışmaya açık. Nereden bakarsanız ona göre bazı cevaplar verebilirsiniz. Fakat biz burada o hususu tartışmak istemiyoruz.
Dikkatimizi daha çok tüm bu zikri geçen olayların tesiriyle ortaya çıkan duruma odaklamak istiyoruz. Evet bu son ortaya çıkan resimde karşımızda özellikle ekonomik açıdan ciddi dengesizliklerin yer aldığını görebilmekteyiz.
Döviz artışı, enflasyon artışı, konut fiyatları ve kira artışı, araba fiyatları artışı, dolaylı vergilerde artış, son kararlarla birlikte faizlerde meydana gelen artışlar bunların başında geliyor.
Bilindiği gibi enflasyon dar gelirliyi ezen bir süreçtir. Zengini daha zengin, fakiri ise daha fakir yapar maalesef. İstikrarı bozar ve genel gidişi tahrip eder.
Peki bundan sonra enflasyon nasıl frenlenecek ve onun yaraları nasıl sarılacak? Bu ciddi bir soru işareti.
Hükümet yetkililerimiz son günlerdeki açıklamalarında “2024’de enflasyonu kontrol edeceğiz.” diyorlar.
Fakat geçen her gün, belli toplum kesimlerindeki insanlarımız bu dengesiz gidişlerden müthiş bir şekilde yıpranıyorlar
Bizler de hem kendi dertlerimizle hem de etrafımızda bulunan ve mesleki teşekküllerde temsil ettiğimiz insanlarımızın dertleriyle muhatap oluyoruz.
İnsanlar; neler oluyor, diyor. Bu işler toparlanabilecek mi diye soruyorlar, neler yapmalıyız diyorlar
Bu problemlerin çözümü için Merkez Bankası müdahaleleri, Kur Korumalı Mevduata geçiş, şu aralar tekrara geriye dönüş, parasal tedbirlere yönelik kanuni düzenlemeler gibi çeşitli dönemlerde sürekli hamleler yapıldığına şahit olduk ve yenileri de her geçen gün önümüze gelmeye devam ediyor.
Kimi başarılı oluyor kimisi de yeterli olamıyor.
Şimdi yeni bir döneme girdik. Orta Vadeli Plan açıklandı.
Türkiye’de yaşayan kişiler olarak bu güne kadar bu tarz çok plan gördük. Kimisi başarılı oldu kimisi ise arzu edilen sonucu vermedi. Bizler bu yeni planın arzu edilen tesiri göstermesini bekliyoruz.
Ticaret ehli, mal ve hizmet üreten kesimler, yeni tedbirlerin güzel neticeler ortaya çıkaracağına inanmak istiyorlar. İnşallah muvaffak olunur. Umudumuz ve duamız bu yöndedir. Bizler de ticaret odaları ve benzeri teşekküllerde hizmet veren sorumlular olarak bu süreçte üzerimize düşen ne varsa yapmak durumundayız.
GELİŞMELERE BİRAZ DAHA GENİŞ BAKMAYA ÇALIŞIRSAK
Güncel gelişmeleri anlayabilmek için yapmaya çalıştığımız kısa bir analizden sonra meselelere daha geniş ve farklı bir pencereden bakmaya çalışmak istiyorum.
Bu çerçeve içinde sizlere bir kaç kelime ile hikâyeci ve düşünür Mustafa Kutlu’nun “Kanaat Ekonomisi” başlıklı fikirlerinden özetle bahsetmeye çalışacağım.
Bu incelemeyi yaparken Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu’nun Mustafa Kutlu ile ilgili kaleme aldığı bir makaleden istifade ettiğimi de eklemek isterim. (1)
Mustafa Kutlu Ağabey, büyük fikir adamı merhum Nurettin Topçu’nun rahle-i tedrisinden geçmiş bir kişidir. Bu ekolde Anadoluculuk fikriyatı ağırlıktadır.
Kendisi birçok eserinde öncelikle çok ciddi “Kapitalizm” eleştirileri yapmaktadır.
Hayatın içinden gelmiş bir kişi olduğu için yaşayan insanları ve süregelen hayatı hem çok iyi analiz edebilmekte, hem de meseleleri ve çözümleri rahatlıkla anlaşılabilecek bir üslupta ortaya koymaktadır.
Onun sözleri içinden bugüne ışık tutan bir bölümü naklederek esas konumuza şu şekilde başlayabiliriz.
“Ülkemizin Batılılaşma yolunda attığı adımlar, geçmişin inkârı, Doğu-Batı sentezi denemeleri, hayatın her alanında bir tedirginlik, bir oturmamışlık ve bundan doğan bir köksüzlük bunalımı vücuda getirdi… Ne yazık ki Türkiye’de her ferdin yakın maziden çıkıp geldiği nokta, sisler arasında her geçen gün belirsizleşmektedir… Bu ortam tek tip insan, tek tip yiyecek, tek tip düşünce, tek tip üretim ve tek tip tüketim üzerine bina edilmiştir. Planları ve uygulamaları başka diyarlarda test edilmiştir. Bize ithal ve lanse edilmiştir. Elimiz kolumuz bağlı olarak bize sunulan konforu kaçırmamaya çalışırız…” (2)
Burada vurgulamak istenen şeyi şöyle açıklamak mümkün;
XIX. yüzyılın başlarından itibaren sanayi devrimi ile modern kapitalist sistem, dünya hâkimiyetini sağlamaya başlamıştır.
Bu sistem öncelikle askerî alanda gösterdiği başarılarla yerini sağlamlaştırmış, ardından da yenileşme dönemine başlamıştır.
Modern Batı ekonomisinin ve medeniyetinin kaynaklarının başında elbette vahşet ve sömürü gelmektedir.
Kapitalizm tarihçisi W. Sombart (1863-1941) kaleme aldığı bir eserinde (Der Moderne Kapitalismus‘ta) “Zengin olduk, çünkü ırklar ve milletler bizim için tamamen öldüler, bizim için kıtalar ıssızlaştı.” derken bugünkü Batı ekonomisinin ve medeniyetinin kaynaklarından birini gösteriyordu.
Batıdaki “Aydınlanma çağıyla” zihniyet açısından da hâkim olan kapitalizm, Batı merkezli bir anlayışı herkese kabul ettirir olmuştur.
Bu anlayışa göre medeniyet, gelişme ve hatta demokrasi gibi kavramlar Batı’nındır. Ve bu hal varlığını doğrusal ilerleme düşüncesiyle sürdürür.
Aydınlanma çağının bir ürünü olan Doğrusal ilerleme düşüncesi insanlık tarihinin ilkellikten mükemmelliğe doğru ilerlediği temel fikrini esas alır.
Doğrusal-ilerlemeci anlayış, Batı merkezli anlayışla tamamlanır. Buna göre Batı
merkezdir, diğer ülkeler ise çevredir. Medenileşme Batılılaşma demektir.
Batılı olmayanlar medenî değildirler.
Modern kapitalist dünyada ise her faaliyet genel bir borçluluk çerçevesinde yürütülür. İnsanlar daima finansal açıdan borçludur. Ülkemizde de olay buraya doğru dönüşmedi mi?
Mustafa Kutlu işte burada şu sözüyle bir hatırlatma yapıyor; “ ‘Öyle bir zaman gelecek ki insanlar kazançlarının helal mi, haram mı olduğuna bakmayacaklar artık.’ şeklinde bir hadis-i şerif vardır. Bu zaman gelmiş midir? (3)
Bu söz doğrultusunda bizim; başta üretim olmak üzere reel ekonomimizin, kredi sağlayanlara hizmet için yürütülen bir dizi çabadan başka nereye hizmet ettiğini sorgulamamız gerektiğine inanıyorum.
Bu açıdan önümüze çok önemli bir soru çıkıyor; Acaba biz, simgesel olanın yani para, kredi ve bunların türevlerinin, gerçek olanı yani üretim, ticaret ve benzerlerini peşinden sürüklediği bir sosyo-ekonomik sistem olan kapitalizmin kurbanı mı olduk?
Bu noktada , İHTİYAÇ EKONOMİSİ ve KANÂAT EKONOMİSİ kavramları bir teklif olarak gündeme geliyor
Bilindiği üzere kapitalizm öncesinde ekonominin tek bir amacı vardı: İhtiyaçların karşılanması.
İktisat, bir ihtiyaçların karşılanması çabasıydı, geçimi sağlayacak miktardan fazlası istenmezdi. Herkes mesleği ve emeği sayesinde karnını doyurur ve ihtiyaçlarını karşılardı.
Toplumlar kanâatkârdı, gerektiği kadarıyla yetinirlerdi.
Ancak şimdiki küresel sistem içinde kanâatkâr olmak mümkün mü?
Elbette mümkün değil. O zaman modern dünyanın en dokunulmaz putu haline gelen “ekonomik büyüme ve kalkınma” nasıl olacak?
Çünkü kanâat duygusu ihtiyaçları sınırlandırır, lüks ve israfı yasaklar.
Kapitalizm ise israfa dayanır, “her arz kendi talebini yaratır” ilkesi üzerinden hareket eder.
Böylece Batı’nın kalkınması veya sınâîleşmesi devam eder. Ancak bu aynı zamanda yeryüzü kaynaklarını israf eden bir sistemdir.
Çünkü kapitalizmin temeli olan kitlevî üretim ve kitlevî tüketim, israfın günümüzdeki kaynaklarıdır.
Bunlar aynı zamanda tabiatın kitlevî tahribini beraberinde getirir.
Öyle ki bizzat Batılılar, kaynağını kuruttukları hammadde rezervlerine ömür biçmek zorunda kalmışlardır.
Roma Kulübü 1970’lerde yaptığı bir araştırmada 2100’lü yıllarda büyümenin sınırlarına ulaşılacağı ve XIX. yüzyılın hayat seviyesinin dahi sürdürülmesine imkân kalmayacağı tahminine varmıştı.
Bu noktada tekrar Mustafa Kutlu’ya kulak verelim…
“Tabiatla savaşan insan bir kahraman değil; gözünü kan bürümüş bir katildir. Toprağı, suyu, havayı kirletiyor, ağzı-dili yok bitkileri ve hayvanları neslini kurutacak şekilde sömürüyor. Eline güç geçtiğinde tabiat bir yana kendi hemcinsini de “ham madde” olarak kullanıyor. (4)
Bu sözden anlıyoruz ki israf aslında “haddi” yani “Hududullahı” aşma anlamı taşıyor.
Çünkü ihtiyaç sınırını yani Hududullahı aşarak mal biriktirme, daha çoğunu isteme, ihtiras ve gelecek kaygısı çekme dünyamızı bitiren kapitalist sistemin temel direkleridir.
Bu sistemin kurbanı olan insan, kalabalık şehirlerde hırs ve eşyaperestlik içinde tüketime dayalı bir hayat yaşamaktadır. Hava, su ve dolayısıyla insan bozulmuştur. Çünkü kapitalist sosyal nizâm da gücünü bu hayat tarzından alır.
İşte bu kapitalist sisteme karşı gündeme gelen “kanâat ekonomisi” ise tabiata saygılı ve insan fıtratına uygun bir hayata işaret eder.
“Dünya; Allah’a, Peygamber’e ve öte dünyaya inanmayanların hâkimiyet, zenginlik, refah, konfor ihtirası sebebiyle giriştikleri sanayi-endüstri-teknoloji yarışının sonucu yangın yerine döndü. Yangında ilk kurtarılacakları ise şöyle sayabiliriz: Toprak-Su ve Hava.” (5) Bu sözde toprağa inanç ve yeniden yüzümüzü ona döndürme arzusu olduğunu görüyoruz.
Su ve ekmek, hayatımızın olmazsa olmazıdır ve bunları da bize toprak verir.
Toprak aynı zamanda kanâatkâr bir nizamın da adeta öğretmenidir.
Kutlu, bu noktada tabiata dönmeyi toprağa önem vermeyi tavsiye ediyor.
Bu bence ciddi bir uyarı. Ülkemiz için de çok geçerli.
Çünkü Türkiye son yüzyılda büyük bir kırsaldan şehirlere akını yaşadı. Köyler ve kırsal alanlar adeta boşaldı.
Tarım ve hayvancılık yapan insan sayımız gittikçe azaldı.
Türkiye tarımsal açıdan kendine yeter bir ülke iken bugün tarımsal üretim ve hayvancılık açısından ciddi sıkıntılar yaşamaya başladı.
Şu an yaşadığımız hayat pahalılığının altında yatan en önemli sebeplerden birinin de bu olduğunu hepimiz biliyoruz.
Çünkü köylü üretendi, besleyendi, çoğaltandı, arttırandı. Ancak şehirli olan bu insanlar artık üretmiyor, tüketiyor. Arttırmıyor, eksiltiyor. Çoğaltmıyor, yok ediyor.
Hatırlarsanız özellikle de COVİD-19 salgını sonrası bu soruyu kendimize daha çok sorduk. Acaba daha farklı bir hayat olabilir mi, diye.
Özellikle İstanbul’da yaşayanlar son dönemlerde İstanbul’un kuzey bölgelerinde daha yeşillikli alanlara doğru meyletmeye başladılar.
Kiralar çok artınca şehirde yaşamak zorlaşınca insanlar memleketlerine doğru gitme yolları arar oldular, sanki anlatılanları duymuşlar gibi;
Ne diyor üstad; “Kalbin sesini dinleyip bir şekilde toprağa dönmek gerekir. Zira toprakla aramıza giren her şey bizi Allah’tan uzaklaştırıyor. Bir şeyler yapamasak bile en azından işin farkında olabiliriz. Toprağa dönüşün manası budur.”
İNSAN MI EKONOMİ İÇİN, EKONOMİ Mİ İNSAN İÇİN?
Günümüzde “az gelişmiş ülkeler” kalkınmayı bir hayat tarzı olarak benimsemiş görünüyorlar.
Ancak bu ülkeler “kalkındıkça” kalkınmış kapitalist ülkelerle aralarındaki fark kapanacağına daha da artıyor.
Çünkü dünya nimetlerinin dörtte üçü, dünya nüfusunun ileri kapitalist üçte birinin tekeli altındadır.
Bu durumda kanâatkârlığa dayalı geleneksel ekonomileri tarihe gömen kapitalizmin büyüme ve kalkınma tuzağına sanki bizler de düşmüş gibiyiz.
Büyüdükçe daha da borçlandığımızı, borçlandıkça daha çok israf ettiğimizi görüyoruz.
Bu noktaya vardığımızda “Tüketim Ekonomisi”ne karşı “İhtiyaca Göre Üretim Ekonomisi”ni yani başka bir deyişle “Kanâat Ekonomisi”ni bir teklif olarak değerlendirmek sanki çok mantıklı geliyor.
Ekonomi, insan için olmalıdır yoksa insan, kapitalist ekonomi için bir piyon, hizmetçi ve malzeme olmaktan kurtulamıyor.
Çünkü Kapitalizmde
“Tüketici hâkimiyeti” değil “Tüketicinin kullanılması” söz konusudur.
Bizim iktisadi anlayışımızda tüketiciyi kullanmak değil tüketiciyi korumak esastı.
Mesela Osmanlı’daki narh ve ihtisap defterlerinin çağdaş yaklaşımla, tüketicinin ne kadar etkin korunduğunu gösterir.
Bu anlamda medeniyetimizde ekonomi;
Kapitalist sistemde olduğu gibi hasislik, cimrilik değil yardımlaşmadır, muhabbettir.
Başkasını ezmek değil, başkasını gözetmektir.
Her şeyi kâr için mubah görmek değil, doğruluktur.
Başkasını menfaat için aldatmak değil, sözünün eri olmaktır.
Bu değerlerle “Ahilik Felsefesini” yaşatan esnafımız, tüccarımız toplumsal olaylara karşı olan duyarlılığını her zaman muhafaza ederek çözümler üretmiştir.
Çünkü onlar, en bunalımlı dönemlerimizde bile toplumsal patlamaları önleyen bir istikrar abidesi gibi rol üstlenmişlerdir.
Bu vesileyle tükenmeyen bir gayretle çalışan, alın teri ile kazanan tüccarımıza, esnaf ve sanatkârımıza helalinden kazançlar temenni ediyorum.
SONUÇ OLARAK,
Günlük ve mevsimlik mücadele ve gayretler içerisinde maalesef daha derinlikli düşünmeye az vakit buluyoruz.
Sürekli önümüze gelen problemleri çözmek için gayret sarf ediyoruz.
Sadece biz mi böyleyiz. İnanın değil.
Etkili yerlerde bulunan birçok dostumuz ve arkadaşımızda da maalesef buna benzer yaklaşımlar görüyoruz.
Bu tür konuları dile getirmekteki amacımız hiç olmazsa arada bir yaşamakta olduğumuz ve belki de bize bir şekilde dayatılan bu hızlı hayatın dışına çıkmaya çalışıp alternatif yollar aramak için kafa yormaktır.
Mesela bu noktada şöyle bir teklifi gündeme getirebiliriz: Son dönemlerde toplumumuzda Teknofest gibi teknolojinin önemini gündemimize oturtan ve özellikle gençler arasında ciddi şekilde yayan çalışmalar oluyor. Bu tür etkinlikleri milyonlarca insanımız ilgi ile izliyor, katılmaktan büyük bir keyif alıyor. Bunlar çok önemli çalışmalar. Tıpki bunun gibi tarımın ve toprağın önemini vurgulayan, kanaatin öneminin gündeme taşıyan etkinlikler yapılabilir ve bunlar da zikri geçen kavramların yaygınlık kazanmasına yol açabilir.
Bizlerin bu topluma bir hizmet sunabilmesi inanıyorum ki ancak bu tür bireysel ve gruplar halinde düşünme temrinleri yaparak, yeni yollar arayarak mümkün olacaktır.
Unutmayalım ki bizim vazifemiz aramaktır. “Aramakla her zaman bulunmayabilir fakat bulanlar ancak arayanlardır”
Sözlerimi Mustafa Kutlu’nun bana çok anlamlı gelen bir sözü ile bitirmek istiyorum.
”Bir şey yap güzel olsun. Huzura vesile olsun, rikkate yol açsın, şevk versin, hakikate işaret etsin. Bir şey yap doğru olsun. İnsanları yalanın ve yanlışın bataklığına düşmekten korusun. Rüzgâra ve akıntıya kapılmasın; kırılsın lakin eğilip bükülmesin. Bir şey yap adil olsun. Haktan hukuktan ayrılmasın. Zalime haddini bildirsin, mazlumun payını versin. (6)
Son not: Üstad Mustafa Kutlu’nun burada ancak bir bölümünü nakletmeye çalıştığım düşüncelerini daha detaylı öğrenmek isteyenlere Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu’nun linkini verdiğim makalesini okumalarını tavsiye ediyorum